Ayşe Düzkan ve Türkiye Feministleri için ‘Düşünme Vakti’

man-and-woman-in-front-of-a-pile-of-excrement.jpg!HalfHD

Joan Miró, Dışkı Tepesinin Önünde Kadın ve Erkek, 1935


18 Temmuz 2017

Geriye dönük analiz şansını yitirmemek için 18 Haziran tarihli yazımı düzeltmeden bırakıyor ve Şenay Aybüke Yalçın’ın ölümü ve Ayşe Düzkan’ın konuyla ilgili yazısı üzerine başlayan tartışmaya dair yazacaklarımı çift çizgiyle ayırarak sayfanın altına ekliyorum. İlginiz ve yorumlarınız için teşekkür ederim. 



18 Haziran Tarihli Yazı
(Özellikle üzerinde hiç düzeltme yapmadan bırakıyorum)

9 Haziran tarihinde, Batman’ın Kozluk ilçesinde PKK’lı teröristlerce gerçekleştirilen saldırıda 22 yaşında bir müzik öğretmeni olan Şenay Aybüke Yalçın’ı kaybettik. Ayşe Düzkan’ın Şenay Aybüke Yalçın’ın ölümü üzerine barış için yazıldığı iddia edilen 11 Haziran tarihli yazısını okumayanlar yazıya bu linkten erişebilir: https://www.artigercek.com/turkler-icin-dusunme-vakti

Yazı Yalçın’ın öldürülmesini kınayanları savaş çığırtkanlığı yapmakla suçluyor ve Türkleri ikaz ediyor: Kınamayı bıraksınlar, şapkalarını önlerine koyup düşünsünler diyor Düzkan Türkler’e. Bu yazının belki çok derinlerinde bir yerlerde bir iyi niyet kırıntısı vardır. Belki çok ister ve kendimizi zorlarsak bunu görebiliriz. Fakat yazı o kadar yukarıdan ve uzaktan yazılmış ki şu haliyle bu maalesef imkansıza yakın. Ben ilk okuduğumda herkesin bu yazıyı kınayacağından hatta kendisinden bir özür, en azından bir düzeltme isteneceğinden emindim. Fakat olaylar hiç beklemediğim biçimde gelişti. Hatta gururla Düzkan’ın bu yazısının arkasında duracak bir kalabalık da varmış. Yazıyı rahatsız edici bulmadıkları gibi, yazıyı eleştirenlere kızgınlar. Feminizmin ve feminist bir arkadaşlarının yaşamı savunurken saldırıya uğradığına inanıyorlar. Bu kişilerin iddia ve imzalarına bu linkten erişebilirsiniz: https://www.artigercek.com/nefret-kolay-olandir-yasami-savunmak-ise-zor

Bu vesileyle artık görmezden gelemeyeceğimiz ve acilen tartışılması gereken birkaç konuya değinmek istiyorum.

Öncelikle Düzkan’ın yazısının ne kadar rahatsız edici olduğunu anlayamayanlar için basit bir örnekle başlayalım. Şimdi hayalinizde tam tersi bir durum yaratmaya çalışacağım. Yazacaklarım hayli tiksindirici olacak, lütfen kendinizi hazırlayın ve sabırla okumaya çalışın. İzmirli ve Türk bir feminist kadın yazar düşünün önce. Bu kadın ülkedeki feministlerin çok saydığı ve arkasında durmaktan çekinmeyeceği bir kadın olsun. Twitter’da 15.000 takipçisi, saygı duyulan bir yayında bir köşesi olsun. Genç bir Kürt öğretmen düşünün sonra. O da bir kadın olsun ve eli silahlı Türkler tarafından Bursa yakınlarında öldürülmüş olsun. Şimdi bu feminist yazarın, Kürt öğretmenin ölümünden iki gün sonra, kayıplarına ağlayan Kürtler’e tepeden bakan bir üslupla ‘hiç ağlamayın inlemeyin, aklınızı başınıza toplayın ve düşünün’ dediğini hayal etmeye çalışın. Bunu bir yaşam savunması, bir barış çağrısı olarak okuyabilir miydiniz? Ben yerinize cevap vereceğim: Hayır, okuyamazdınız. Hatta muhtemelen bütün uyarılarıma rağmen bu satırları mideniz bulanmadan okuyamadınız. Haklıydınız da. Bırakın feminizmi herhangi bir toplumsal eleştiriyle asla bağdaşmayacak bir iş bu. Peki Düzkan’ın yazısındaki çirkinliği görmek neden bu kadar zor? İşte bu hep birlikte acilen cevap aramamız gereken bir soru.

Deli Gaffar ismiyle yazılar yazan Gaffar Yakınca bloğunda Ayşe Düzkan’ın yazısını eleştirdi. Okumak isterseniz linki burada: http://deligaffar.com/2017/06/12/aybuke-ve-nefret-komisyoncusu-bir-feminist-yazar/

Onun ardından Ali Rıza Özkan da bir eleştiri yazdı: http://www.abcgazetesi.com/ayse-duzkanla-polemige-girmenin-bedeli-feminizm-dusmani-irkci-savas-cigirtkani-olmak-56327h.htm

Bunlar çok önemli konulara değinen ve mutlaka okunması gereken yazılar. Bu yazıları yazan Yakınca ve Özkan ırkçı ve feminizm düşmanı ilan edilmiş durumdalar. Oysa tam aksine bu yazıların yazılmış olmasını çok olumlu bir gelişme olarak değerlendirmeli, hataları geç de olsa düzeltmeli ve Yakınca ve Özkan’a ilgileri ve uyarıları için teşekkür etmeliydik. Aynı zamanda burada çok ilginç bir boşluğa dikkatinizi çekmek istiyorum. Entellektüel camiamızca saygın bulunan, takip edilen, adı ve yeri olan tek bir kadın, tek bir feminist yok Düzkan’ı eleştirecek. Bırakmamışız. Şu anda hiçbir feminist ortamda Düzkan’ın yukarıda linkini verdiğim yazısındaki üslubun çirkinliği tartışılmıyor. Konuyu açanlara saldırılıyor. Farkında mıyız? Değilsek lütfen olalım. Bu durum Türkiye’deki dışlayıcı feminizmin ulaştığı noktayı gözler önüne sermesi açısından çok önemli. Bu maalesef sistemli ve bilinçli bir dışlamanın ürünü. Bu da acilen tartışmamız gereken bir konu.

Ne yazık ki bitmedi. Bunlardan çok daha önemli ve tekrar tekrar görünür olan başka bir husus var ortada. Bu vesileyle yine görünür olan bu hususa değinmeden konuyu kapatmak istemiyorum: Ülkemizde, özellikle entellektüel camiada, nelerin ırkçılık tanımına girip nelerin gir(e)mediği… Bu bozuk para misali iki yüzü olan bir durum. Bir yüzünde çok bariz olan ama hakkında hiç konuşulmayan bir Türk düşmanlığı var. Bunun da bir tür ırkçılık olduğu bir türlü anlaşılamıyor. Bir Türk’ün yaptığı bir fenalığı bütün bir halka mal etmek, hepsi birbirinin aynıymış gibi yargılarda bulunmak -bütün benzer durumlarda olduğu gibi- ırkçılıktır. İslamcı terörü tüm Müslümanlara mal etmekten farklı bir durum değildir. Bunun bilindiğine inanıyorum. Çünkü Müslümanlar benzer bir tavra maruz kaldığında çok yüksek bir ses çıkıyor. Fakat bu Türkler’e asla uygulanmıyor. Bir Türk, ya da kendini Türkiyeli olarak tanımlayan bir entellektüel Türkler’i genelleyerek hakaret ya da tehdit ettiğinde, bırakın ırkçı olarak anılmayı, bu yaptığının adeta onun ırkçı olmadığının kanıtı olduğuna inanıldığına tekrar tekrar şahit oluyoruz. Taze örneğimizi hatırlayalım: ‘Türkler için Düşünme Vakti’ yazısının ırkçı olduğunun görülememesi, aksine kendisini haklı olarak eleştirenlere ‘ırkçı’ etiketi yapıştırılması…

Bu bozuk paranın diğer yüzündeyse çok daha sinsi ve çok daha tehlikeli başka bir ırkçılık gizli. Amerikalılar buna ‘bending over backwards racism’ diyorlar. Dilimize ‘yaranmacı-ırkçılık’ diye çevrilebilir belki. Yani ırkçılık yapmış olma tehlikesiyle yüz yüze kalmamak, ırkçı olmadığını kanıtlamak – ve belki de bilmediğimiz başka çıkarlar – uğruna, sırf belli bir ırka mensup olduğu için birinin -ya da bir topluluğun- yaptığı bütün hataları, işlediği bütün suçları sineye çekmek; hiçbir eleştiri üretmemek; görmezden gelerek onlara suç işleme, hata yapma özgürlüğü vermek; hatta daha da ileri giderek bu hataları/suçları hararetle savunmak… Yine taze örneğimizi hatırlayalım: Düzkan PKK’yı kınamadığı gibi kınayanları yaftalamaktan çekinmiyor. Bu örnekte, ve genellikle entellektüel camiada, Kürtler’e bu şekilde davranıldığına çok sık şahit oluyoruz. Kürt siyasetinin eleştirilemezliği ve bunun yarattığı sorunlar ne kadar sık ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir şey değişmiyor.

Oysa bu önce Kürtler’e haksızlıktır. Çünkü bu sadece aklının başında olmadığına inandığınız insanları bir süreliğine idare etmek için yapılacak ve ancak o zaman affedilecek bir iştir. Örneğin delilere, sarhoşlara, söylediklerinizi anlayamayacak yaşta olan çocuklara, ya da şu an aklıma gelmeyen bir engeli olan kişilere böyle davranmanın, deyim yerindeyse onları bir şekilde idare etmenin, anlaşılır bir açıklaması olabilir. Bir ırka böyle davranmak, yukarıda açıkladığım gibi düpedüz ırkçılıktır. Ayrıca Düzkan örneğinde görüldüğü gibi bu fikirler sadece Kürtler’e haksızlık etmekle kalmıyor, benimseyen kişiyi birinin ölümüne üzülememek, üzülene/kızana hakaret etmek, ‘savaş çığırtkanlığıyla’ suçlamak gibi akla hayale sığmayacak bir yere de itebiliyor. Bunu tek yapan Düzkan değil elbette. Bu tür ırkçılık ülkemizde ‘hak koruma’ adı altında uzun süredir yapılmakta. Benim resmi olmayan ortamlarda ‘hakkıcılık’ adını verdiğim bir durum bu: Belli bir topluluğun suçunu meşrulaştırma çabası, bir tür suç işleme, özür dilemeden affedilme ayrıcalığı talebi…

Irkçılığın bu türü bizi sadece Yılmaz Güney’in metinlerindeki kadın düşmanlığını; hayatına giren bazı kadınlara şiddet uyguladığını; Umut’un (1970) Osman Sembene’nin Borom Sarret’inden (1963) biraz fazlaca esinlenmiş olduğunu görmezden gelmeye itmekle kalsaydı belki işimiz daha kolaydı. Fakat bu sinsi ırkçılık yayıldıkça eşitliği ortadan kaldırıyor. Israrla savunulduğu iddia edilen barışma ihtimalini de tamamen yok ediyor.

Daha önceki bir yazımda Türkiye’deki feminizmin tek taraflı ve dışlayıcı türban savunmalarını eleştirmiştim. Şu an önümüzdeki sorun en az o kadar hatta belki de ondan çok daha vahim bir sorundur. Düzkan’ın yazısındaki problemi samimi olarak göremiyor olmak benim tam olarak anlayabildiğim bir konu değil. Sanırım psikolojik bir açıklama gerektiriyor. Nasıl kimi zaman ebeveynlerimizin yaptığı hatalara çocukluktan gelen bir şartlanmayla körleşiyorsak belki bu takım ruhuna da yansıyordur. Onlardan tek ricam belki de hep birlikte yanılıyor oldukları gerçeğini lütfen tamamen rafa kaldırmamaları ve eleştirilere kızmadan küsmeden akıllarının bir köşesine bir soru işareti yerleştirebilmeleri. Farkında olunup sessiz kalınmasınıysa asla kabul edilir bulmuyorum.

Bu vesileyle feministleri daha derin düşünmeye ve acil özeleştiriye davet ediyorum.




18 Temmuz Ekleme:

Ben yukarıdaki yazıyı paylaştıktan sonra sanal ortamda bir tartışma şansı yakaladım. Ayrıca yine çevrimiçi forumlardan tanıdığım bir arkadaşım sayesinde konuyla ilgili gözden kaçırdığım Zeynep Direk’in yazısını görme şansım oldu. Söze bu yazıyla başlamak istiyor ve Direk’in Facebook hesabından yayınladığı paylaşımı kendisinin de izniyle buraya ekliyorum. 

Screen Shot 2017-06-19 at 09.43.19

Söze bu yazıyla başlamak istememin iki sebebi var. İlki Zeynep Direk’in bu yazısı çok güzel, çok yerinde. Diğer eleştirilerin yanına katılması gereken çok önemli bir yazı. Hem de bu yazı çok önemli bir konuyu irdelememe yardımı olacak. Çünkü ben tartışma ortamında kendi yazımı paylaştıktan sonra, aynı yorum dizininde bu yazıyı da paylaşmıştım ve bu yazıya gelen yorumlar diğerlerinden farklı oldu. Onun eleştirisine verilen tepkiyle diğer eleştiri yazılarına (benimkine, Yakınca’nın ve Özkan’ın yazılarına) verilen tepkiler arasında bir uçurum vardı. Bizim eleştiriler asla kabul edilemezdi. Hatta derhal kaldırılmalıydı. Bize pek çok hakaretamiz yakıştırma yapılırken, Direk böyle bir muamele görmedi. Belki bizden başarılı sayılmazdı çünkü o tartışma alanı içinde olan kimsenin kafasında Düzkan’ın yazdıklarıyla ilgili bir soru işareti oluşturmayı o da başaramamıştı. Fakat en azından kovalanmıyordu, hakarete uğramıyordu ve bana uygulamakta sakınca görmedikleri şiddeti orada olsa ona uygulamayacak gibiydiler. Kafalarda bir soru işareti dahi uyandıramadıkları için akıbetleri aslında benzer olan bütün bu eleştirilerin arasındaki farkı görmek ve anlamak bugün bizim için çok önemli.

Direk’in yazısının iki belirgin farkı var. Biri kendisinin ölen bir Kürt olsa ona da üzüleceğini, ikincisi Türkler etnik ayrımcılık yaptığında ona da kızdığını açıkça örneklerle belirtmiş olması. Bunu belirttikten sonra Düzkan’ın yaptığı hatayı aslında diğer üç yazıyla paralel, kısa fakat gayet kapsamlı biçimde eleştiriyor. Bu iki farkın açıkça belirtilmediği yazıların -hiçbir Kürt düşmanlığı içermediği, hiçbir yerinde Türklük yüceltilmediği, hiçbir noktasında ayrımcılık yapılmadığı halde- ‘faşist, ırkçı vs’ olduğu iddia edildi. Anlayabildiğim kadarıyla bunun nedeni, Türk olarak kodladıkları iktidarın Kürtler’i ezmesi ve insanlık dışı muameleye maruz bırakmasıyla ilgiliydi ve bizim yazdıklarımız iktidara hizmet eden yazılar olarak görülmüştü. (Oysa bu yazılarda devlet şiddeti kesinlikle desteklenmiyor. Bu konuya az sonra döneceğim.) Ben tartışma ortamındaki kişilerin hemfikir göründüğü bu bağlantıyı kurmakta önce epey zorlandım. Bana hakkımızda çok çabuk ve ezbere hüküm verilmiş gibi geldi. Bu ilk bakışta ayrık bir hadise gibi görülebilir fakat ben bunun entellektüel camiamızın çok temel bir sorunuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Şimdi bunu açıklamak istiyorum. 

Direk’in yazısında belirttiği noktaları belirtme gereğinden ortaya çıkanın ne olduğunu kelimelere dökelim önce. Düzkan’ı eleştirebilmek için öncelikle ırkçı olmadığımızı, Kürtler ölürse de üzüleceğimizi, Türkler’in yaptığı ayrımcılığı da kınadığımızı belirtmemiz gerekiyor. Bunu belirtmezsek bize kolayca ırkçı etiketi yapışacak ve söylediklerimiz anlamını yitirecek. Eleştirimiz haksız ve geçersiz sayılacak. Yani hakkımızda karar şüpheye yer bırakmayacak biçimde evvelden verilmiş durumda. Savunma için geç bile kalmışız. Söze oradan başlamalıydık. Bunun için ırkçı bir söylem içinde olmamız gerekmiyor. Irkçı olmadığımızı örnekleyerek söze başlamadıysak ırkçı sayılıyoruz. Yani sadece Düzkan’ı eleştirmeye kalkışmakla en baştan ‘ırkçı’ ilan edilmiş durumdayız. Çünkü Düzkan, izlediği yol hatalı bile olsa, azınlık haklarını koruyan biri olarak kodlanıyor. Bizse, söylediklerimizde haklı bile olsak, azınlık hakkı koruyan kişiye, ve dolayısıyla onun kimliğinde bütün Kürtler’e saldırmış olarak algılanıyoruz. Bunun Düzkan için ne kadar büyük bir getiri, bizim için de ne kadar zor bir durum olduğunu görmek zor değildir sanırım. Biz en baştan eşit görülmüyoruz. Hatta ‘biz kimiz ki Düzkan’a laf söyleme hakkı buluyoruz kendimizde!?’

Bu tartışmalarda Düzkan’ı savunanların ayrımı ‘silahlı güçler’ ve ‘şiddet gören siviller’ arasında yapmadığını, (oysa güç dengesini bozan bu aslında) etnik köken üzerinden yaptığını üzülerek anlıyoruz. Üstelik de bu etnik ayrımcılık o kadar keskin ki iki yanı asla kesişmecek ve başka bir alan tanımlamayacak şekilde yapılmış. Bir tarafta Türk (hatta bu noktada Kürt olmayan demek daha doğru olacak)=devlet=iktidar=çoğunluk; karşısında Kürt=halk=ezilen=azınlık  var (ve PKK hiç tereddütsüz bu ikinci kümeye dahil kabul ediliyor.) Bu karşıtlık sorunun önemli bir yüzü. Bu basitlikte kanıksanmış ve meşrulaşmış bir ayrımcılığın içine çekilmek ve orada masumiyetimizi ispatlamak durumundayız. Çünkü Düzkan’ı eleştiren herkes (Kürtler de ölse üzüleceğini belirten Direk hariç) ne yazdığına bakılmaksızın -hatta kaybettiğimiz müzik öğretmeni Yalçın’la birlikte- bir çırpıda iktidar/devlet parantezine alındı. Devletin uyguladığı şiddetten dolaylı/dolaysız sorumlu tutuldu. Söylemeye gerek olmasına hayret etmekle birlikte, açık açık tekrar belirtmek istiyorum Düzkan’ı eleştiren bu yazıların hiçbirinde devlet şiddeti onaylanmıyor. Bu yazılarda böyle bir mana kesinlikle yok. Yazıları okuyabilirsiniz. Zaten bu yüzden kendiminkini değiştirmeden bıraktım.

Bu noktada ezberlenmiş Türk-Kürt karşıtlığı ve Kürtler’in PKK ile aynı paranteze alınması kadar vahim bir tavır gizli. Kürtler’in çektiklerinin otomatikman bir kalkana dönüşmesi. Düzkan’ın o kadar sağlam bir kalkanı var ki, bizden bu kadar farklı algılanan Direk bile aşamıyor bu kalkanı. Yakınca’nın yukarıda linkini paylaştığım yazısında ‘acıdan beslenmek’ tanımı zaten bu durumla ilgili. Kürtler’in gördüğü eziyetler, uğradığı haksızlıklar entellektüel alanda sadece kalkan değil, kimi zaman şiddet aracı olarak da kullanılıyor. Tartışma sırasında beni susturmak için bunu kullanan biri oldu. (Buna giderek daha sık rastlıyorum.) Konumuza teğet geçtiği için kısa bir not olarak dahi olsa buna değinmeden geçmek istemem. Takip edebildiğim kadarıyla bu şiddetin ‘Türk’ olarak kodlanan bir tarafa (ya da ‘Kürt’ tarafında kodlanan birini eleştiren mercilere) uygulanması entellektüel kesimde giderek daha fazla meşrulaşıyor. Bu konuyla ilgili uzunca bir parantez açmak yerinde olacaktır.

Öncelikle altını çizmek gerekir ki Türkler uzun süredir iktidarda değil. En azından son 15 yıldır iktidar su götürmez biçimde İslamcılar’ın elinde. Bunun Kürt siyasetinin de desteğiyle gerçekleştiğini ve bu İslamcılar’ın aynı şekilde entellektüel camianın korumasında eleştiriden muaf tutularak bu kadar güçlendirildiğini belki hatırlatmakta fayda var. Çok uzun süredir ‘TC’leri silmeye, Atatürk heykellerini yıkmaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sebebini ve tüm mirasını büyük ölçüde yalan ve iftiralarla unutturmaya ve karalamaya çalışan İslamcı bir iktidar tarafından yönetiliyoruz. Bunlar önemli ve hatırlanmalı fakat aslında tartışmamızı bunlara dayandırmamız hatalı olur. Zira aynen kodlandığı gibi iktidarda ‘Türkler;’ ‘Türk ırkçıları’ dahi olsaydı, bu hiç kimseye sokaktan geçen masum bir Türk’ü öldürme hakkı vermeyecekti. Ölenlerin masum olmadığının iddia edilmesiyse tamamen ‘çoğunluksal’ diye tabir edeceğim, faşist iktidar söylemlerinden hiç farkı olmayan bir tutumdur. ‘Orada ne işi vardı’ diyerek tecavüzcüye güç verenlerden farkı yoktur. Bu gibi tutumlar iktidarı güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Bunu biraz daha açmak istiyorum.

Örneğimizden yola çıkarak tane tane yazacak olursak Kürtler’in (yani herhangi bir Kürt’ün ya da Kürt kimliğiyle hareket eden bir grubun) yaptığı bir hatayı eleştirenlerin -aksini açık ve seçik olarak belirtmedikleri sürece- iktidar yanlısı, Kürt düşmanı, faşist ve ezen olarak kodlandığını görüyoruz. Bu, hükümeti eleştirenlerin ‘terörist,’ ‘halk düşmanı’ olarak kodlanmasına çok benzer bir mantık yürütmedir. İlkini görmek sanırım ikincisinden zor. Fakat bir o kadar gerekli. Başka bir örnek vermek istiyorum. İktidarın çok uzun yıllardır nasıl İslamın ve İslamcılar’ın eleştirilmesini ‘Müslüman düşmanlığı’ olarak kodluyor olduğunu düşünelim. Bu sayede kendilerine suçlarını görünmez kılan çok sağlam bir kalkan yarattılar kısa sürede. Kendini bu kalkan içinde korumaya alan iktidar/güç, bizi/derdimizi dinlemek yerine, önce masumiyetimizi ispatlamamızı istiyor. Gezi’de bunu yaptı biliyorsunuz: ‘Camide işediler, camide seviştiler, bacıma saldırdılar. O yüzden -haklı olarak- şiddet görüyorlar.’ Biz işte bu açıklamaya çalıştığım sorun yüzünden protestomuza devam etmek / ‘ne ilgisi var’ demek yerine masumiyetimizi kanıtlamaya giriştiğimiz için çok şey kaybettik. Bu noktada organize olamadık ve Gezi’yi aslında böyle böyle yavaş yavaş teslim ettik. Yani bu konuyu anlamak şart.

Bildiğimiz gibi masumiyet o şekilde ispatlanacak bir şey olmadığı için pek çok ülkenin ceza hukukunda kişiler suçluluğu ispat edilene kadar masum sayılırlar. Bu ülkelerde bunun aksini ima etmek bile suçtur. Oysa bizim iktidarımız bu suçu bizzat kendisi işliyor. İktidara bunu hatırlatması gereken kişilerin (yazarların, akademisyenlerin, saygın feministlerin, vs) aksine bu düşünüşe katkıda bulunarak meşrulaşmasına yardım etmeleri entellektüel hayatımızda çok büyük bir gediktir. Bu kodlamaların sonuçlarını bugün birlikte çekiyoruz. İktidarın bizi dinlemediği bir noktada (çünkü bizi dinlememe lüksü var, güç onda) biz birbirimize söz geçirmeye çalışmak, parmak sallamak, susturmak yani ‘iktidar’ olmak yerine karşılıklı konuşabilsek, sonuç almamız daha kolay olur.

Konumuza geri dönersek, Düzkan’ın yazdıklarını ya da PKK’nın yaptıklarını kınamak/eleştirmek kendiliğinden hiç kimsenin ne Kürt düşmanı olduğunu, ne iktidar yanlısı olduğunu, ne de Kürtler’in maruz bırakıldığı şiddeti onayladığını gösterir. (Türbana karşı olmanın türbanlılara uygulanan şiddeti desteklemek anlamına gelmediği gibi.) Bu hükme varmak için kişileri tanımamıza, geçmişlerini bilmemize ya da başka yerlerde söylediklerini dinlemiş olmamıza, yazdıklarını okumamıza gerek yok. Dolayısıyla böyle bir hüküm olur korkusuyla kişilerin bir ön savunmaya gidip, Kürtler de ölse üzüleceğini, Türkler ırkçılık yaptığında da kınayacağını (türbanlı öğrencilere yapılanları onaylamadığını) belirtmesine gerek yok. Bu çok önemli. Elbette belirtmek isteyen belirtebilir ama bir insan bunu kafasında bir masumun ölümüne (ya da haksızlığa uğramasına) üzülmenin doğal sonucu varsaymış olabilir. Hiç kimse bir ölüme üzülmek için ya da ‘üzülmeyin’ diyeni kınamak/eleştirmek için diğer etnik gruplardan herkesin ölümüne üzüldüğünü tek tek saymak zorunda değil.

Bunu maalesef sık sık tekrar etmek gerekiyor: Herkes eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Bu bizim sadece hakkımız değil vazifemizdir. Çünkü eline güç verip eleştiriden muaf tuttuğumuz her birey (ya da organizasyon/din/devlet/vs) kendini ve etrafındaki tüm varlıkları yıkıma sürükleyebilir. Tarih bize bunun örneklerini sunuyor. Eleştiri yapabilmek ancak seçkin ve onaylanmış bir zümreye tanınacak özel bir hak değildir. Eleştiren kişi kusursuz olmak zorunda değildir. Eleştiri ya da kınama kişilere ve kimliklere düşmanlık göstergesi olmadığı gibi kusursuzluk/masumiyet gibi bir önşartı da olamaz. Eleştireni herhangi bir sebeple (eleştirisini geçersiz kılmak üzere) itibarsızlaştırmak sadece hatalı değil, yukarıda belirttiğim gibi şu an içinde bulunduğumuz çerçevede oldukça çoğunluksal ve iktidarın bizi susturmak için kullandığı bir yöntem aynı zamanda. Birbirimizi susturmak sadece iktidarın gücünü çoğaltır. Kimsenin kimseye evvelce ettikleri hiçbir şart altında masumlara şiddet uygulanmasını haklı kılmaz. Ne devlete ne de bir başkasına. Bu yanlıştır ve her şart altında her zaman kınanmalı ve eleştirilmelidir. Bunu anlayıp içimize sindirmediğimiz sürece devlet şiddetine (ve başka şiddetlere) karşı durmamız mümkün görünmüyor.

Direk’in üslubundan ilham alarak son bir ekleme yapmak istiyorum. Entellektüel camiamızda sevilen saygı gören bir feminist kalkıp ‘Kürtler için düşünme vakti’ başlıklı bir yazı yazsaydı, bu yazıda yas tutan Kürtler’e aba altından sopa gösterseydi; yetmez gibi özür dileyeceğine 500 tane saygın entellektüeli peşine takıp dediklerini hiç utanmadan savunsaydı, onu da eleştirirdim. Fakat takip ettiğim kadarıyla bunu anlamak çok daha kolay görünüyor. Çünkü bu yöne meyleden bir gruba hiç rastlamadım. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Reklamlar

Türkiye’de Kadın Dayanışması Adına Yapılan Bazı Hataların Gözden Geçirilmesi

13227847_10153451593986193_1560520255261071945_o

Türkiye’de son dönem giderek sesini daha da yükselten kadın örgütlenmesini özellikle Gezi Direnişi sırasında ve sonrası daha da yakından olmak üzere, okuyarak, yazışmalar yaparak, tartışmalara katılarak -çoğunlukla zevkle- takip ediyorum. Bu sesin en büyük eksiğinin derli toplu ve bilinçli bir İslam eleştirisi olduğuna inanıyorum. Bu eksikliği, örneğin, üniversitelerden millet meclisine kadar uzanan kamusal alanda ‘türban serbestisi’ adı altında yürütülen mücadelede oldukça şiddetli biçimde deneyimledik.

Uzun süredir kapılarını aşındırmadığım örgüt, yayın ve kişi kalmadığı halde bu büyük eksiğin yakın zamanda giderilmesi gibi bir umudum olmadığını üzülerek belirtmeliyim. İşin kötüsü bunun çok önemli bir kayıp olduğuna, hatta böylesi eksik bir feminizmin yararından çok zararı olacağına olan inancım her gün biraz daha perçinleniyor. Bugün, örneğin laikliği, yani ortak yaşam alanlarımızı belli bir dinin hakimiyetinden çıkarma gereğini savunmakta ne kadar geç kalındığını fark edenlerimizin bile geriye dönüp kadın dayanışmasının nerede ne gibi hatalar yapmış olabileceğine bakmıyor olduğunu gördüğüm için düşüncelerimi paylaşma gereği duydum. Türkiye’deki kadın hareketinin benimle tartışmayı reddettiği bu alanda, hiçbir fikir alamadan yazdığım bu yazıyı, belki ileriye dönük bir fayda umarak belki de hiç değilse bir yere not etmiş olmak için hatalar yapmayı göze alarak paylaşıyorum.

Uzun zamandır bu konuyu tartışmaya çalışırken edindiğim tecrübeler doğrultusunda, konunun hassasiyetini kabul ederek, çok yavaş ilerleyeceğim. Kendini tekrarlıyormuş ya da gereksizmiş gibi görünen kısımlar için en baştan bu tür bir uyarı yapma gereği duyuyorum. Pek çok okur için bazı şeyler açık olsa da, ulaşmak istediğim kitlede kafa karışıklığına (ya da üzüntü veya kızgınlığa) sebep olma ihtimali olan tüm noktaları aydınlatmaya çalışarak yol alacağım.


‘Eleştirecek başka kimse kalmadı mı?’


Öncelikle, genel olarak Türkiye’deki kadın hareketini eleştirmenin yapılabilir (hatta yapılması gereken) bir iş olduğunu anlatmak amacıyla, çok sık duyduğum itirazlardan derlediğim genel noktaları açıklayarak başlamak istiyorum.

  1. ‘Bütün kadın grupları mı hatalı? Yapılan her şey mi hatalı?’ Hayır değil. Böyle iddialarım yok. Amacım pek çok kadın örgütünde yerleşmiş olduğunu gördüğüm yanlışları eleştirmek ve bunun için tüm grupların doğru bir iş yapmaksızın benzer hataları harfiyen tekrarlamasına gerek yok. Ben bu yazıda bazı grupların sürekli olarak yaptığına rastladığım hataları eleştireceğim. Türkiye’deki kadın hareketleri içinde bu hataları yapmayan grupların ve kişilerin varlığı tartışmaya/eleştiriye bir engel teşkil etmez. Söz edeceğim hataları yapanların var olması, yeterli şartı sağlıyor.
  2. ‘Başka hiç kimse bu hataları yapmıyor mu? Sadece Türkiye’deki kadın örgütleri mi yapıyor bunları?’ Diğer bir deyişle: ‘Eleştirecek başka kimse kalmadı mı?’ (örneğin erkekler!) Kimse eleştirilme sırası kendisine gelsin istemediği için sanırım, bu benim en sık duyduğum soru-itirazlar arasında yer alıyor. Cevap vermem gerekirse, evet elbette yapıyorlar. Kadın erkek pek çok yabancı akademisyenin de aynı hataları yaptığına ben de şahidim. Fakat bu hataları başkalarının da yapıyor olması, benim bu hataları sürekli yapan kadın gruplarını eleştirmeme engel teşkil etmez. Bu hataları yapan diğer kişiler de belki bu yazıyı okuyup kendilerine pay çıkarırlar. Fakat benim bu yazıdaki hedefim Türkiye’de kadın dayanışması adına emek harcayanlar ve kadın örgütleri arasında türbanı, bütün nüanslarıyla, tek taraflı savunmuş olan herkestir. Yani yakın geçmişte ‘başörtülü kadınlar üniversiteye girebilsin’den ‘mecliste başörtülü vekiller görmek istiyoruz’a uzanan mücadeleye -karşı argümanları dinlemeden susturmak suretiyle- tek yönlü destek veren bütün kişi ve kurumlardan söz ediyorum. Bu noktada hemen akla geliveren pek çok isim olmasına rağmen, herhangi bir kişi ya da kurumu özellikle işaret etmeyi ilke olarak doğru bulmadığımı, zira eleştirimin kişilere değil, savunulan fikre ve savunulma biçimine yönelik olduğunu ayrıca belirtmek isterim.

Bu adım beni son ve en önemli soruna getiriyor:

  1. ‘Sanki tek ve esas suçlu onlarmış gibi neden kadınları eleştiriyorsun? En çok kadınlar eziliyor!’ Evet, en uzun zamandır ve sayıca en fazla ezilen grubun kadınlar olduğuna sanıyorum hiç kimse itiraz etmeyecektir. Bu durumun tek ve esas suçlusu kesinlikle kadınlar değil. Fakat, bugün geldiğimiz noktada kadınların da, dayanışma adına yapılan hataların da çok büyük payı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu eleştiriyi kabul edemeyişimiz zaten sorunun çok büyük bir parçası. Ayrıca benim kendimi ait hissettiğim alan bu olduğu için, bu eleştiriyi yapmak bana çok doğal geliyor. Sadece bir kadın olarak bile benim için çalıştığını iddia eden grupları eleştirme hakkım varken, feminist araştırmalar yapan ve yazılar yazan biri olarak bu benim sadece hakkım değil, görevimdir.

Bu noktada eleştiriyle ilgili çok daha temel bir konuya değinmek isterim. Ben bu süreçte özellikle ülkemizde eleştirinin esasen negatif bir kavram olduğuna inanıldığını, hatta hakaret kabul edildiğini ve maalesef bunun çok yerleşik bir durum olduğunu gözlemledim. Ben böyle yetiştirilmediğim için aslında gerekli görmediğim halde bu açıklamayı yapacağım: Ben bu eleştiriyi iyi niyetle yapıyorum. Kendimi ait hissettiğim / hissetmek istediğim ve daha iyi olmasını istediğim / olabileceğine inandığım kadın dayanışmasını, hep birlikte daha güzel yarınlara ulaşabilmek umuduyla eleştiriyorum.


İslam Eleştirisine Nereden Başlamalıyız? 


Şimdi konuya bir adım daha yaklaşalım. 90ların başından itibaren İslamcıların artık görünür biçimde örgütlenme ve yükseliş sürecinde, hepimizin bildiği ve başka toplumsal değişim süreçlerinde de gözlemlediği gibi, kadın ve hakları yine vitrin ve piston olarak kullanıldı. Bugün pek rağbet görmediğini bildiğim halde doğrusu bu olduğu için ‘İslamcı’ sıfatını kullanmayı uygun görüyorum. Çünkü bu örgütlenmeyi herhangi bir Müslüman dayanışmasından ya da hak arayışından ayırt edebilmemiz gerekiyor. Zira, örgütlenmenin hedefi, sonrasında ‘demokrasi bizim için bir araçtır’ cümlesinde daha da netleşeceği gibi, İslami usüllere uygun yaşamı bütün bir topluma dayatmaktı. Tek tek detaylara girmek istemiyorum fakat neredeyse ‘Cumhuriyet kadın düşmanıydı, İslam çok ciciydi’ basitliğinde kampanya ve dayatmalar esnasında pek çok yalan söylendiğini inkar edemeyiz. Bu süreçte ortaya atılan iddialara kabaca ‘yalan’ deme sebebim iddiaların gerçeklikle uzak yakın ilgisi olmamasından ziyade, çok daha karmaşık bir yelpazede ele alınması gereken gerçeklerin çarpıtılmış ve tek taraflı değerlendirilmiş olması, ve tarihi bilgilerin eksik ve yanlış aktarılarak çıkar elde etmek amacıyla kötüye kullanılmasıdır.

Bildiğimiz gibi bazı yerli ve yabancı iktidarlar bu ‘yalanlara’ ödül ve fonlarla destek verdiği için çoğu hemen sahiplenildi, hatta ezberlendi. Pek çok kurum ve grup kendi ezberini tekrar edemeyenleri derhal dışladı. Cumhuriyet, Kadın Hakları, ve Laiklik gibi kelime ve kavramların içi boşaltılarak, hepsinin tükaka ilan edilmesi için dört koldan çalışıldı. Karşı argümanlar, mantıklı da olsalar, ‘liberallik’ ya da ‘duyarlılık’ adına bir biçimde bertaraf edildiler, sesleri boğuntuya getirildi. Hatta karşı argümanları dinlememek, dalga geçmek moda ya da vazife haline getirildi. Nihayetinde örneğin Gezi Direnişi’nde kendini ‘türban karşıtlarına karşıyız’ pankartıyla göstermiş olan tavırdan söz ediyorum. Burada mutlaka sormak zorunda olduğumuz fakat henüz hiç sormadığımız bir soru var: Türbana karşı olanlara karşı durmak, iktidardaki İslamcıların baskıcı tavrına karşı yurt çapında yürütülen bir protestonun özünü ve amacını bir kenara bırakıp, birlikte direnilen kişilere karşı pankart açtıracak kadar önemli miydi?

Gezi gibi bir eylemde, bunun yapılmış olması bize çok önemli bir şey gösterdi. 2013 Türkiye’sinde türban, masum bir maske altına gizlenen İslamcılığın her kesimden insanca meşrulaştırılmaya başlandığı çok hassas bir nokta olarak karşımızda belirmiş oldu. İşte bu yüzden bu yazıda İslam eleştirisine başlangıç olarak türban konusuna yoğunlaşmayı seçiyorum. İslam eleştirisinin kapsaması gereken pek çok husus olduğu bir gerçek. Örneğin kadına şiddet uygulanması ya da küçük yaşta kız çocukların evliliğe zorlanmasının meşru görülmesi gibi pek çok noktada inancın payının ve gücünün sorgulanması gereğini kabul etmeliyiz. Fakat, bütün bunların içinde masum olduğu sanılan türbanın çok daha acil bir tartışma konusu olduğuna inanıyorum. Çünkü verdiğim örneklerle ilgili, yani kadına şiddete karşı ve kız çocuklarının korunmasıyla ilgili çalışan pek çok kurum ve birey olmasına rağmen, bugün Türkiye feminizminde türban karşıtlığı dışlanan bir görüştür. Oysa bunların tümünün aynı din ve gelenekten beslenip bu kaynaklar sayesinde meşrulaştığını, toplumun geniş kesimlerince kabul gördüğünü -en azından itiraz edilemez hale getirildiğini- anlamalı ve bu konu üzerinde acilen düşünmeye başlamalıyız.


‘Türban Karşıtlarına Karşı’ Duruşun Gözden Kaçırdıkları 


Bugün Türkiye’de insan gruplarının nasıl birbirinden ayrıldığını birlikte izliyor ve bu gruplaşmanın yarattığı kaosun içinde cebelleşiyoruz. Türban konusuna girmeden önce kaos dediğim bu duruma dair birkaç genel hususa değinerek konuyu tartışmak için seçtiğim çerçeveyi biraz daha detaylandırmak istiyorum.

Öncelikle bu kaostan hep birlikte el ele verip çıkmaktan başka çaremiz olmadığını kabul etmeliyiz. Çünkü kimse bizi kurtarmayacak. Şimdi yapmamız gereken ilk iş bu hatalardan geri dönüp, birbirimizi gerçekten dinlemektir. Buna hiç dinlemediklerimizden başlamak, yani İslamcı iktidarın (ve İslamofobik görünme kaygısıyla İslamcı hareketlere destek verebilen iktidarların) desteğiyle uzun süredir susturulan kesimlerden başlamak gerekmektedir. Ben eleştirimi işte bu sebeple uzun süredir susturulmuş olan bu kesimleri düşünerek İslami çerçevenin dışından ve karşısından yapıyorum. Yani din eleştirisi yapmayan her tür feminizmin biraz eksik kalacağı gerçeğinin yanısıra ülkemizde çok uzun süredir bastırılmış ve susturulmuş bir laiklik savunması olması (daha doğrusu olamaması), laiklik istediğini iddia edenlerin bile kimi zaman laikliği yok sayacak / yok edecek şekilde hareket ediyor olması bu ihtiyacı daha da elzem kılıyor.

Bu bağlamda öncelikle ‘dinimizi özgürce yaşamak hakkımızdır’ cümlesindeki özgürlük ve hak kavramlarının kullanımındaki hatayı görmekle başlayalım. Bu tip bir cümle, inanç özgürlüğü kapsamında, bir kişinin ‘inancım bu’ diyerek, başka hiçbir açıklama yapmak zorunda hissetmeden, bir etkinliği kendi kendine ‘özgürlük’ ve ‘hak’ ilan edip, o şey her neyse toplum içinde onu yapmayı ve ona göre yaşamayı meşru görmesi anlamına gelmektedir. Özellikle tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarına şöyle bir göz atmak bunun ne denli tehlikeli bir durum olabileceğini görmeye yeter. Çoğunluğu müslüman olan Türkiye’deyse bunun kendini en büyük tehlike olarak gösterdiği örneklerden biri, az önce de belirttiğim gibi, türbanın senelerdir masum bir kıyafet, hak ve özgürlük olarak savunulmasıdır. Bu savunmanın iktidarın da desteğiyle kendi dışında hiçbir feminizme yer bırakmayacak, diğer bütün sesleri boğacak şekilde yapılmış olması aslında tehlikeyi kendi içinde açıklıyor fakat yine de bu özgürlük koşusunun ne kadar tek taraflı, yıkıcı ve saldırgan biçimde sürdüğünü ve bize nelere mal olduğunu detaylandırarak anlatacağım.

Biraz geri gidersek, son on – on beş yıldır türbanı savunan kadın dergileri, örgütler ve grupların çoğu, ‘ama bir dakika türban aslında…’ diye lafa başlayanlara, dışlamak, susturmak, aşağılamak, alay etmek, itibarsızlaştırmak biçimlerinde tezahür eden çeşitli tür ve yoğunlukta şiddet uyguladı ve halen uyguluyor. Bu noktada kendimi bir türlü ifade edemediğim iddia edildiği için açıklayarak tekrar yazmak istiyorum; bu cümlede ‘türbanlılar’ın uyguladığı bir şiddetten söz edilmiyor. Konu türbanı tek taraflı savunanlar. Yani türbanı keyfi bir biçimde hiçbir açıklamaya gerek duymaksızın kamusal alana sokan yani örneğin ‘kıyafet özgürlüğü’ gibi bir tür hak ve özgürlük olarak etiketleyen; bunu yaparak türbana hem herhangi bir giysi gibi davranan hem de bunun çok ötesinde bir anlam atfederek, bir defa takıldı mı hiçbir biçimde tekrar tekrar takılıp çıkarılamayacak bir örtü olarak tartışma dışı bırakmakta ısrar edenlerden söz ediyorum.


‘Kıyafet Özgürlüğü’ Türbanı Kapsayabilir mi?
Türbanın Anlamı ve İşlevi Üzerine


Bu konuya kıyafet özgürlüğü tartışmalarının aslında ne kadar hayali yürütüldüğünün altını çizerek başlamak istiyorum. ‘Kıyafet özgürlüğü’ diye bir olgu oldukça soyut bir olgudur çünkü aslında toplum içinde örneğin çırılçıplak dolaş(a)mayız. Bunun adına pek çok ülkede taciz denir ve bunu yapmak bize para ya da hapis cezası olarak ödetilir. Yani aslında toplum olarak yaşadığımız sürece hiçbirimiz tam olarak özgür değiliz. Yalnız olmadığımız her an, birbirimize saygı çerçevesinde giyinmeye ve davranmaya çaba gösteriyoruz.

Şimdi türbanın işlevi ve anlamı etrafında görmezden gelinenlere gelelim. Birincisi, türbanın, kadına örtünmesini tembihleyen, örtünmezse başına geleceklerden sorumlu tutulmak istemeyen tecavüz kültürünün bir ürünü ve meşrulaştırıcı nesnesi olduğudur; bu yanıyla cinsiyetçilikten ve ayrımcılıktan başka hiçbir şey değildir türban. İslam tarihi boyunca da hiçbir zaman başka bir şey olmamıştır. Bu hiçbir biçimde ‘dilediğini giyme özgürlüğü’yle açıklanacak ya da ‘inanç özgürlüğü’ kapsamında dokunulmazlık verilecek bir durum değildir. İslami başörtüsü İslam dini çerçevesinde çok net bir anlamı olan bir örtüdür. Bu ne haktır, ne de özgürlüktür. Kadının (anlamını bilerek ya da bilmeyerek) hür iradesiyle karar verip türban takıyor olması, ya da bu örtünün kadının hayatını bir sebeple kolaylaştırıyor olması, türbanın ayrımcı ve cinsiyetçi işlevini değiştirmez. Kendi seçimi olması bunu kadının ‘özgürlüğü’ haline getirmez.

İkincisi de bir o kadar önemli. Türbanın ya da başörtüsünün toplum içinde takılıyor olması hiçbir zaman sadece takan kadını ilgilendiren bir durum değildir. Az önce de yazdığım gibi hepimiz toplum içinde yaptıklarımızdan topluma karşı sorumluyuz. Bir kadın türbanı sadece kendi evinde/odasında ya da ibadethanede; yani kendisiyle Allah arasında ya da kapalı bir grup içinde takmış olsaydı, bu o kadının hiç kimseyi ilgilendirmeyen özel hayatı ya da kendi inancı sayılabilirdi. Fakat tartışmaya kapatıldığı haliyle türban takmak bir kadının kamusal alanda nasıl görünmeyi/varolmayı seçtiğiyle ilgilidir. Yani kadının toplumsal hayatının bir parçasıdır. Bir kadının daha güvende olacağına inanarak erkekleri tahrik etmemek niyetiyle saçlarını göstermemeyi seçmesi (bunun doğru olduğuna inanması), o kadının ait olduğu toplumdaki bütün kadınları ilgilendiren bir durumdur. Türban herhangi bir giysi gibi ele alınamaz, hatta herhangi bir dini aksesuar olarak bile ele alınamaz. Kendine has çok özel bir anlamı olan bir örtü söz konusu. ‘Cinsiyetçi’ ve ‘ayrımcı’ sıfatlarını kullanarak anlatmaya çalıştığım durum işte bu. Türban takan kadının, sadece türban takmakla içinde bulunduğu topluma verdiği bir mesaj var. Biz çok uzun süredir bunu görmezden gelmeye zorlanıyoruz. Konu her zaman başını örtmeyi seçenin örtmeyenin hayatına hiçbir etkisi yokmuş gibi ele alındı/alınıyor.

Üçüncüsü kabul etmesi en güç olanı. Türban cinsiyetçi ve ayrımcı işleviyle ister istemez tecavüz kültürünü yayma ve normalleştirme görevi görmektedir. Bu sadece kız çocuklarını ve kadınları ilgilendiren bir durum da değildir üstelik. İslami çerçeve (belki de o çağın bir mecburiyeti olarak) kadına tecavüze uğrama olasılığı dışında bir alan açamadığı için bir kalkan ve önlem olarak türbanı önermiştir. Bu çerçeve kadının kendine uygulanması ihtimali olan cinsel şiddetten kendini sorumlu tutmasını ve suçlamasını şart koşan bir çerçevedir. ‘Orada ne işi vardı?; Örtünseydi, tahrik etmeseydi, kahkaha atmasaydı, aranmasaydı, orada olmasaydı …’ Bu alanda erkeğin tahrik olması normal kabul edilir, sorgulanmaz. Buna karşılık kadının hiçbir önlem almaksızın görünür olması (sadece görünür olarak, orada olarak varlığıyla erkeği tahrik etmesi) sorgulanır. Türban önerisiyle İslam, erkeğe kendini kontrol etme yükümlülüğü vermek yerine, kadına kendini koruma yükümlülüğü vermiş ve buna yardımı olabilecek bir de örtü tedarik etmiştir. (Türbanın İslam’da farz olması ya da olmaması bu tartışmayı ilgilendirmiyor. Takılması gereğine ve çıkartılamayacağına inanıldığı her koşulda bu dediklerim geçerlidir.) Bu çerçeve kaçınılmaz olarak örtünmeyen kadını hedef haline getirir çünkü erkek toplumsal olarak kendini kontrol etmekten muaf tutulmuştur. Bunu uzun süredir sistemli olarak görmezden geliyor olmamız, bu gerçeği maalesef değiştirmedi.

Tartışma teşebbüslerimden yola çıkarak, bu noktada uzunca bir parantez açma gereği duyuyorum. Öncelikle başka ülkelerde tecavüz vakaları olması ya da türbansız kadınların tümüne tecavüz edilmiyor olması benim bu yazıda anlattıklarımı etkilemiyor. Bu yüzden kimsenin kılına dokunulmamış bile olsa (zaten bunu iddia etmek mümkün değil) bu eleştirinin yapılması gerekir. Bütün Müslümanların buna inanmıyor olması da tartışmayı geçersiz kılmaz. Bu İslami çerçeveye inanan tek bir kişi bile olsa, kaldı ki örtünün çıkarılamaz olduğunu savunan herkes bu çerçeveyi yeniden üretmektedir, bu çok gerekli bir tartışma.
Türbanın ‘kıyafet özgürlüğü’ olarak savunulduğu çevrelerden çok sık duyduğum karşıt düşüncelere de kısaca değinmek istiyorum. Bunları iki ana gruba ayırabilirim. Birincisi türbanlı Müslüman kadını diğer din ve inançlardan kişilerle kıyslayarak akıl yürüten grup. Yani Müslüman kadının türbanının örneğin rahibelerinkiyle ya da Sih erkeklerin taktığı türbanla kıyaslanması: ‘Onları da mı yasaklayacağız?’ ‘Onlarınkine itiraz etmeyenler buna neden itiraz ediyor?’ Onları yasaklamamıza hiç gerek yok. Diğer iki örtüye itiraz edilmeme sebebini örtülerin takılmasının arkasındaki niyetlerde aramalıyız. Bir rahibe kendini dine vermiş, hayattan elini eteğini çekmiş bir insan olduğunu göstermek için ve sadece kendininki gibi bir hayatı seçenlerin örtünmesi gerektiğine inanarak takıyor bu örtüyü. Yani o ve onun inancını paylaşan kişiler bütün kadınların bu şekilde giyinmesi gerektiğine inanmıyorlar. Onların örtüsü böyle bir inancı paylaşmanın bir göstergesi değil.

Oysa başörtüsü takan Müslüman kadın ve onun inancını paylaşan kişiler bütün kadınların bu şekilde daha güvende olacağına inanıyorlar. Bu da bulundukları yerdeki bütün kadınları ilgilendiriyor. Türbanın aksine, rahibe örtüsünün ‘açık saçık giyinmişti, tabii ki saldırdım’ cümlelerinde kendini gösteren şiddetin meşrulaşmasına savrulmakla herhangi bir bağı yok. Sih erkeklerin türbanıysa zaten kimseyi tahrik etmemek, saçlarını göstermemek için taktıkları bir örtü değil. Onlar kendilerinin Sih olduklarını belirtmek için bu örtüyü takıyorlar. Dolayısıyla bütün kadınların örtünmesi gerektiğine, böylelikle daha güvende olacağına inanan Müslüman kadının aksine başlarındaki örtünün ne etraflarına ne bir kadına herhangi bir yaptırımı var.
İkinci grupsa türban karşıtlığına, aynı inancı paylaşan erkekler rahatça (gizlice) her yerde dolaşabildiği için itiraz ediyor. Aslında bu tam olarak doğru değil. Çünkü zaten içinden inanmakla toplum içinde uygulamaya sokmak farklı şeyler, ayrıca türban yasağı olan yerlerde aslında erkeklerin de belli kılık kıyafet mecburiyetleri vardı/var. Hatta öneğin devlet dairelerinde ve askeriyelerde sakal ve bıyık bırakmanın da hoş karşılanmadığını ve yer yer zaman zaman yasak olduğunu hatırlatmak isterim. Fakat bütün bunları bir yana bıraksak bile bu yine de hatalı bir düşünce. Çünkü bunu savunarak, erkekler çaktırmadan cinsiyetçi olabiliyor diye kadınlara bunu göstere göstere yapma hakkı vermiş, bunu savunmuş oluyoruz. Bunun ne kadar hatalı ve taraflı bir görüş olduğu sanıyorum zaten açıktır.


Toplumsal Cinsiyetçiliğin Maskelerini Düşürebiliriz


Türban savunmasının, türbanı kamusal alanda serbest ilan etmenin kadın dayanışması adı altında kadınlara toplumsal cinsiyetçiliği ve ayrımcılığı tekrar tekrar dayatmaktan, kadınların sorunlarına çare olacağına körüklemekten başka bir işe yaramadığını bugün gözlerimizle gördüğümüz halde aradaki bağlantıyı kurmakta ve nerede hata yaptığımızı anlamakta zorlanıyoruz. Daha da kötüsü bunu türbanlı kardeşlerimiz alınmasın diye ‘kadın dayanışması’ adına inkar ediyoruz. Oysa çok benzer bir durum olan cinsiyetçi dil kullanımının aynı gruplarca yaygın olarak anlaşıldığı ve hak ettiği önemi gördüğü dikkat çekiyor. Ben bu konuda bilmeyerek ya da düşünemeyerek yaptığım pek çok yanlışı Türkiye’deki kadın hareketlerinin ısrarlı eleştirileriyle düzelttim. Bu konuda öncelikle bana dilin düşünceye ve duygulara ne kadar büyük bir etkisi olduğunu görmeyi dolayısıyla daha doğru düşünmeyi öğreten kadınlara ve daha sonra küfürlü konuşmayı kendimce masum ve rahatlatıcı bulduğum halde tutumumu değiştirmeyi tercih ettiğim için kendime müteşekkirim. Bu değişiklik benim için dayanışma yolunu tıkayan (ve orada olduğunu evvelce göremediğim) büyük bir taşı ortadan kaldırdı. Bu eleştiriyi benzer bir umudu paylaşmak adına yapıyorum. Nasıl ki toplum içinde kadınları, eşcinselleri ve cinsel ilişkiyi hakaret olarak kullanan ya da tecavüzü meşrulaştıran laflar etmek ‘bu benim konuşma özgürlüğümdür’ diyerek savunulamazsa, toplum içinde türban takmak da aynı mantıkla herhangi bir kişinin inanç özgürlüğü ya da kıyafet özgürlüğü olarak savunulamaz. Her ikisi de, masum görünse bile, tehlikeli ve cinsiyetçi tutumlardır ve kötü niyetli kişileri cesaretlendirmektedir. Birlikte bu maskeleri düşürebileceğimizden hiç şüphem yok.

Çok önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. Ülkemizde pek çok kadının aslında baskı yoluyla türban takmaya başladığını biliyoruz. Türkiye’de kadın dayanışması bu konuyu inkar etmese de neredeyse tamamen rafa kaldırmış görünüyor. Üstelik genelde bu baskılama çok erken yaşta, kadın daha çocuk denecek yaştayken başlıyor. Bunun yaratacağı hasarlar konusunda psikoloji ve çocuk hakları dernekleri tarafından yazılmış derli toplu yazılar var (1- Birini yazının sonundaki bu linkte bulabilirsiniz), o yüzden detaya girmeyeceğim. Fakat dayanışmamızın gözle görünür biçimde yok olduğu noktalardan biri de bu. Takılması konusunda -en azından bir miktar- baskı olduğundan emin olduğumuz bir örtünün anlamını ve o çocuğun/genç kızın/kadının hayatına (‘özgürlük’ten başka) ne getireceğini asla tartışmıyoruz. Türbanı takma ‘özgürlüğü’ ve baskısı varken, ‘çıkarma özgürlüğü’ diye bir mevhumdan asla söz etmedik/etmiyoruz. Kadını taşıyabileceğinden çok ağır bir sorumluluğun altında kaderine terk ediyor, örtünün istendiği ya da gerektiği taktirde takılıp çıkarılma hakkını elinden alıyor, yetmez gibi karşısına geçip alkışlıyoruz.

Ayrıca ve özellikle altını çizmek istiyorum: ‘Çok akıllı, okumuş, kültürlü, açık fikirli, bağımsız, isterse çıkaracağını bilen türbanlılar da var’ deniyor beni susturmak umuduyla. Mutlaka vardır. Bu istisnalar benim türban ya da Türkiye’deki genel manzara hakkında söylediğim hiçbir şeyi değiştirmiyor.


‘İnanç Özgürlüğü’nün Gözardı Edilen Sonuçları


Bu iş oldu bitti türban serbestisi bir zafer gibi kazanıldı. Serbestiyi getiren Erdoğan kahraman ilan edildi. Üniversitelerden meclise türban serbest. Peki ben neden ‘türbana taktım?’ Konumuzla ne ilgisi var? Neden durduk yerde herkesi rahatsız ediyorum? Çünkü türbanı savunurken kullanılan argümanlarla ortamı her tür dini gereği, -insan haklarına aykırı da olsa, saçma ve hatalı da olsa- savunabilir hale getirdik. Örneğin ‘istismar yasası’ tartışmalarının önceki türban tartışmasından hiçbir farkı yok: ‘İnsanların nasıl yapayacağına karışmak ne haddimize!?’ ‘Onlar öyle inanıyor, ne kadar acı çektiler, dinlerini yaşayamadılar. herkesin özgürce dinini inancını yaşama hakkı…’ Hayır! Hiç kimse dinini ve kültürünü özgürce yaşamıyor / yaşamayacak. Toplum olarak birlikte yaşadığımız sürece, birbirimize saygı göstermeye çalışıyoruz. Dinlerin ve kültürlerin birbirimizin hakkına saygı duymayan kısımlarından kurtulmaya mecburuz. Örneğin eşcinselleri taşlamayacak kimse. Dullar kocalarıyla birlikte gömülmeyecek. Kız çocuklarına saçlarını gösterirlerse günaha girecekleri söylenmeyecek. Çocuk / kadın / eşcinsel / insan haklarına aykırı bunlar. Evet her şeyin en doğrusunu biliyor değiliz ama bildiğimiz kadarını uygulamaya koymakla yükümlüyüz. Yeni şeyler öğrendikçe bunları güncellemek görevimiz. Yanlış olduğunu artık çok iyi bildiğimiz şeyleri yapmamaya ve yaptırmamaya çalışacağız. Buna mecburuz. Peki nasıl? Şimdi yasaklar konusuna gelelim.

Türban konusunu tartışmaya çabalarken çok sık duyduğum soru-itirazlardan biri de şu oldu: ‘Yasaklar yüzünden bu haldeyiz, yasak neyi çözmüş?’ Hayır, yasaklar yüzünden bu halde değiliz. Bu da türban savunması etrafında toplaşan asılsız iddialardan biri. Ben türban yasağına karşı olmadığımı, hatta yasağın sebebini gayet iyi anladığımı söylediğimde bana sık sık söylenen kalıp bir cümledir bu. Oysa yasaklar bazı şeyleri çözebilir, av yasağı buna iyi bir örnek. Ya da tam olarak konumuzla ilgili çok daha taze bir örnek vermek gerekirse, istismar tartışmaları da aslında tacize yasak getirmeye çalışmamızdan ibaret: Rıza verecek yaşta olmayanlarla cinsel ilişki kanunen yasak olsun, cezai yaptırımı olsun, bu yasak ve ceza ortadan kalkmasın diye uğraştık / uğraşıyoruz. İstismarı savunanlar da aynen türbanı savunanlar gibi ‘yasak neyi çözmüş, bırakın yasaklar koymayı!’ deseler, ne hissederiz? Hatta biri çok daha ileri giderek, ‘bu olay yasaktı, biz yasağı kaldırıyoruz, mağduriyeti gideriyoruz’a benzer bir iddiada bulundu yanılmıyorsam. Bulunmadıysa bile türban savunmalarından aldığı cesaretle bu ihtimal her zaman aklında olacaktır.

Bu noktada geri dönüp türban yasağı neden vardı, bu yasağın anlamı neydi hatırlatmak istiyorum. Öncelikle bazı kesimlerin ezberden tekrar ettiği ‘ülkede türban takmak yasaktı’ iddiası asılsız bir iddiadır. Öyle bir yasak hiçbir zaman olmadı. Türban askeriyede, devlet dairelerinde ve eğitim kurumlarında (devlet okullarında) hatta daha net olmak gerekirse bu kurumlarının binalarının içinde yasaktı. Yani kadının buralara girerken hiç türban takmıyormuş gibi davranması değil, iç mekanda olduğu sürece türbanını başından çıkarması bekleniyordu. Peki neden? Bu tür yerlerde ordu ya da devlet bize ‘sen kadınsın, ben seni koruyamayabilirim, başını örtsen iyi olur’ diyebilir mi? Böyle bir şey diyorsa, bizi korumaktan aciz nasıl bir ordu ya da devlet biçimi olabilir bu? Türbanın oralarda yasak olması değil esas yasak olmaması bir soru işaretine sebep olmalıydı. Bu durumu bugün çok az kişi anlamış ya da hatırlıyor görünüyor. Peki bu yasaklar doğru muydu? Kendi zamanı içinde elbette doğruydu. Gelenekselleşmiş, yerleşmiş, meşrulaşmış hataları silmek maalesef yasaklarla çok daha kolaylaşıyor/çabuklaşıyor. Böyle zamanlarda yasaklar en hızlı en ucuz eğitim şekli olarak kullanılmıştır. (Bu noktada av yasağı örneğini tekrar hatırlayalım. Avcıların kendi irade ve arzularıyla doğal yaşamın önemini kavrayıp el ele vererek avlanmamayı seçeceği bir geleceği beklerken hayvan nesillerinin yok olduğunu izleme önerisi karşısında ne düşünmeliyiz?) Bugün gelinen noktada tacizin nasıl normalleştiğine bakınca üzülerek söylemeliyim türban yasağı benim baktığım yerden yine doğru görünüyor.

Sonuç olarak, uzun süredir Türkiye’de kadın dayanışması adına türbanı işimize geldiğinde ‘ne kadar büyüttün canım bir aksesuar sonuçta’ diyerek kestirip attık, işimize geldiğinde abartarak ‘kadının türbanını çıkartmaya çalışmışlar’ dedik. Türbanın bugün kadına karşı uygulanan pek çok farklı şiddetle ve yapılan haksızlıklarla benzer bir tür İslamcılığın ürünü olduğunu ve bunların tümünün maalesef kolayca ‘inanç özgürlüğü’ olarak savunulabileceğini artık görmezden gelemeyiz. İslamcılar kendi düşüncelerine uygun bir ahlakı meşrulaştırmaya çalışırken, insan haklarının hiçe sayılmasına göz yumamayız. Bir yandan bunları oturup düşünmeyi / tartışmayı gereksiz görüp, bir yandan arada sırada sokağa fırlayıp ortalığı kasıp kavurarak bir şeylerin değişmesini bekleyemeyiz. Yarın yeniden zorlayacaklar. Olmadı, öbür gün sinsice yapmanın bir yolunu bulacaklar. Türkiye’den çıkmasına izin verilen feminist ses, uzun yıllardır türbana serbestlik getirmeye çalışırken, iktidarın Cumhuriyet döneminde kadına kazandırdığı birçok hakkın elimizden alınışını uzaktan izledi. Kendi izlediği yetmez gibi ses çıkarmaya çalışanla dalga geçti, görmezden geldi, isimler takarak üstünlük tasladı, yerli ve yabancı iktidarlardan aldığı güç ve cesaretle itibarsızlaştırarak ezdi ve yok etti. Bu hatanın onarılması bizlere düşüyor.

Lütfen gerçekleri görmezden gelmeyelim. Hoşumuza gitmese de manzaraya bir de çıkmayı ısrarla reddettiğimiz bir tepeden bakalım. Teşekkür ederim.

http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/basortusu-4797.html

Eski bir Müslüman’ın Mark Zuckerberg’e Mektubu: İfade Özgürlüğü, İslamcılık ve Siyasi Doğruculuk Üzerine

maryam-namazie
Maryam Namazie

Sevgili Mark,
Bir Müslüman, tanımı gereği, İslam dinini benimseyen, Kuran’ı Allah’ın kelâmı olarak kabul eden, ve Hz Muhammed’in hayatını ideal bir yaşam sayan kişidir. Eskiden Müslüman olan biriyse, bunun tam tersidir. Yani, artık İslam dinini benimsemez, Kuran’la ve Hz Muhammed’in öğretileriyle ilişkisini kesmiştir. Bir insan İslam dinini Müslüman’lardan nefret etmek istediği (ya da ettiği) için terketmez. Bütün dini öğretiler gibi, nesnel bir gerçekliğe dayandırılmadığı için kurgulanmış bir hikâyeden ayırt edilemeyen İslami öğretiye artık inanmadığı için terkeder.

İslam’ı sogulamanın küfür sayılması ve cezasının ölüm olması sebebiyle, İslam bugün dünyada terkedilmesi en zor dindir. İslam yanlılarının iktidarda olduğu pek çok ülkede bu dinden çıkmak, İslam’ın doğaüstü ve bölücü iddialarına artık inanmayan bireyin kişisel seçimi olarak görülmez, aksine İslam-karşıtlığı olarak görülür ve cezası ölüm bile olabilir. Benzer bir seçim ve din eleştirisi Batı’da da ‘İslam-fobisi’ olarak görülebilir ve nefret suçu olarak ele alınabilir. Örneğin kadınları korkutarak başörtüsünün dayatılması, zorla evlendirmeler gibi konularda eleştiri ya da görüş bildirmek, çoğulculuk, çok-kültürlülük, ‘güvenli-mekân’ vs adına, Müslümanlar’a karşı işlenmiş nefret suçu olarak addedilmektedir. Eski-Müslümanlar olarak birçoğumuzun bir yer kiralayıp etkinlik yapması, hatta üniversitelere konuşmaya gitmesi yasaklanmış durumda. Çünkü; seks kölesi almak, gayri-Müslümleri öldürmek, evlilik öncesi seksi işkenceyle cezalandırılmak, alkolü yasaklamak, ve eşcinselleri taşlamak gibi İslamın haklı gösterebildiği bazı olayları ve fikirleri eleştirmek, Müslüman toplumuna karşı duyulan bir nefret olarak görülmektedir. İncil’in eşcinselleri taşlamayı öğütleyen kısımlarını eleştirirseniz, bu sizi cesur bir liberal yapacaktır. Kuran’ın benzer kısımlarını eleştirirseniz, bu sizi derhal İslamofobik yapar; polise hakkınızda en az bir nefret suçu şikayeti gider, Facebook’da pazar payınız en az %20 düşer ve üniversitelerin öğrenci topluluklarında konuşmak için bir daha asla onay alamazsınız. Bütün bunların başımıza gelme sebebi, sadece bu evrende hiç kimsenin ve hiçbir şeyin mükemmel olmadığı gibi temel bir gerçeği, ki buna İslam, Kuran ve Hz Muhammed de dahildir, herkese söylemeyi seçmiş olmamızdır.

Bizi dünyanın her köşesinden insanlara ulaştıran Facebook gibi sosyal medya ortamları, etkinliklerimizin önemli bir kısmını oluşturuyor. Bildiğimiz gibi Facebook iletişim kültürümüzü değiştirip dönüştürdü. Bizim için bu değişimi önemli kılan, özgürce sorgulamak ve fikirlerimizi dünyayla paylaşmaktır. İslam’da her zaman eksikliği hissedilen temel ve evrensel bir haktır bu. Ayrıca, sosyal medya bize pek çok Eski-Müslüman’a, Müslüman topluluklara ve başka destekçilere ulaşma fırsatı vermiş,
ifade özgürlüğü, fikirlerin dürüst eleştirisi ve karşılıklı saygı gibi değerleri paylaşan bu insanların biraraya gelmesiyle
İslam’ın şu an çok ihtiyacı olan bir reform hakkında tartışma imkânı ve yeri doğmuştur. Dünyanın farklı yerlerinden binlerce eski Müslüman’a ulaştık. Onların yürek burkan hikâyelerini ve gündelik deneyimlerini dinledik. Biz hem Müslüman toplumunu genelleştirip, canavarlaştıran ve bazı aşırı grupların yaptıklarını bir bütün olarak tüm İslam camiasına mâl eden İslam-karşıtı sağcı politik partilerin hem de çıkarları için İslamcılılar’a yaranmaya çalışan solcu ve liberal partilerin saldırısına uğruyoruz. Bu çıkarcı sol, bizi İslam karşıtı bağnazlar, her türlü İslam eleştirisini de İslam nefreti olarak göstererek, tartışmayı susturmak istemektedir. Bunu yaparken de İslam’da ciddi bir reformasyona gitme umudunu tümüyle yok etmiş olur. Bizim burada sözünü ettiğimiz reform, Paris Saldırısı gibi acıların bir daha yaşanmayacağı, Sudi Arabistan’daki Ali Al-Nimr ve Raif Badawi adlı gençlerin başına geldiği gibi sadece mevcut duruma meydan okudukları için hiç kimsenin işkenceye maruz kalmayacağı türde bir reform. Meryem Namazi gibi bazı eski-Müslümanlar, ülkelerinde ve tüm Arap dünyasında ifade özgürlüğü, kadın hakları ve eşitlik gibi kavramları savunmak için hayatlarını adamış ve canlarını riske atmışlardır. Bu insanlar sekülerlik, ifade özgürlüğü ve eşit hakları savunmak için doğal bir güç ve fırsat olarak görülmelidir. Toplum olma duygusu ve insanlığın daha iyiye gitmesini hedefleyen sosyal evrim olgusu ancak fikir ve düşüncelerin özgürce takas edildiği ortamlarda yeşerirler. Facebook gibi oluşumlar da bunlardan beslenir ve gelişirler. Sosyal medya ve özünde hayat zaten bundan ibarettir. Eylemlerinde Arap dünyasının en savunmasız, en çok hor görülen ve cezalandırılan azınlığı olan eski Müslümanlar’ın haklarını savunan Britanya Eski-Müslümanlar Konseyi lideri Meryem Namazi, insanlarla fikirlerin birbirinden farklı olduğu bilinciyle yönünü belirlemiştir. Bir fikri eleştirmek o fikri taşıyan kişiyi eleştirmek demek değildir. Birkaç örnek verelim:

Tevrat’ta Leviticus 24:16’da iman etmeyenlerin öldürülmesinin emredildiği kısmı eleştirmek Musevi düşmanlığı ya da nefreti değildir.
Kuran’da 2:191-193 sayılı ayetlerde benzer şekilde iman etmeyenlerin öldürülmesinin emredildiği kısmı eleştirmek Müslüman nefreti ya da İslam düşmanlığı değildir.
KKK’den nefret ediyor olmak, tüm Hıristiyanlardan nefret etmek manasına gelmez.
Manchester United’dan hoşlanmamak, takımın hayranlarından nefret etmek değildir.
Facebook’u sevmemek Facebook çalışanlarından nefret etmeyi beraberinde getirmez.
Bazı insanlara matematik zor gelir. Bu insanlar eğitimleri bitince bir daha matematik dersine gitmezler. Bu matematikçilerden nefret ettikleri anlamı taşımaz.
Bazı insanlara da İslam zor gelir. Bu insanlar artık Müslüman olmak istemezler. Bu Müslümanlardan nefret ettikleri manasına gelmez.

Düşünce yapıları, fikirler, hobiler insan değildirler. Tümü sorgulanmalı ve eleştirilmelidir. Özellikle de bir sayfasında kadınların seks kölesi yapılmasından söz eden, diğer sayfasında onlara saygı gösteren; bir sayfasında eşcinsellerin, mürtedlerin ve imansızların öldürülmesini, diğerinde tüm yaşamların kutsal sayılmasını buyuran Kuran gibi hatasız olduğu varsayılan kitaplar için bu ihtiyaç daha da elzemdir. Gerçekte dünyada hiç ‘güvenli mekân’ olmadığı gibi, ‘güvenli mekân’ kavramının insanlarla fikirlerin farklı eleştirisini ayırmaksızın öngördüğü sansür ve yasakların dayatılmasını Facebook gibi temel hedefi açık ve eşit bir ortamda insanlara özgürce kendini ifade etme hakkı vermek olan bir ortama yakıştırmak mümkün değildir. Biz sizden nefretin yayılmaması için kurallar koymanızı istemiyoruz çünkü bu hiçbir zaman başarılı olmadı. Facebook, ‘İslamofobik’ olduğu ya da Müslümanlara karşı nefret suçu işlediği iddiasıyla ateist topluluk ve yazarların sayfalarını tekrar tekrar kapatıp sansürlerken, çalışanlarınız bize ‘İsrail’e Ölüm’ gibi sayfaların Topluluk Standartlarınızı ihlâl etmediğini söylüyorlar. Facebook ilkeleriyle ve temel insan haklarıyla bağdaşmayan bazı İslamcı sayfaların milyonlarca takipçisi var ve bu elbette reklam vermeyi cazipleştirdiğinden Facebook’a ciddi gelir sağlıyor. Fakat sebep ne olursa olsun bu durumu kontrol etmeniz ve oluşumunuza İslamcılığın yayılıp yayılmadığına bir bakmanızda fayda olduğuna inanıyoruz.

Üç gün önce Maryam Namazie kendi Facebook hesabına bir video koydu. Video ‪#‎ExMuslimBecause‬ (artık Müslüman değilim çünkü) adlı sosyal medya kampanyasının tanıtımını yapıyor. Meryem bu videoda eskiden Müslüman olan kişileri Facebook ve Twitter aracılığıyla İslam’ı terketme deneyimlerini paylaşmaya çağırdı. Çağrıyı yaparken de bu çağrının kesinlikle İslam karşıtı bağnazlıkla ilgisi olmadığının, sadece ifade ve seçme özgürlüğü gibi temel insan haklarını savunmakla ve bu temel hakları cezalandıran dini rejimlere karşı koymakla ilgisi olduğunun altını özellikle çizdi.

Video yayınlandıktan hemen sonra çok sayıda izleyici tarafından hedef gösterildi ve Facebook çalışanlarına şikayet edildi. Meryem’in videosu kaldırıldı ve kendisi üç gün süreyle sansürlendi. Facebook’un küresel ve özgür bir iletişim ortamı olarak sunulduğu düşünülürse, çalışanları tarafında bu videonun sansürlenmesi siyasi doğruculuk adına bir skandaldır. Facebook’ta nefretin, ayrımcılığın ve şiddetin türlü biçimlerde savunulduğu binlerce sayfa var ve bunları Facebook çalışanlarına şikayet etmek genellikle nafile bir çaba. Çünkü çalışanlar, örneğin avcılıkla, modayla ilgili ya da İslami bazı sayfalarda yazılan homofobik, kadın düşmanı ve Musevi-düşmanı söylemlerin Topluluk Standartlarınızı ihlâl etmediğini düşünüyorlar. Fakat aynı çalışanlar milyonlarca şikayet arasında ifade ve seçme özgürlüğü gibi en temel insan haklarını savunan, dinden çıkanı öldürmeyi buyuran tahammülsüzlüğe karşı olan bir videoyu kaldırabiliyorlar. Bu içeriğin Müslüman düşmanlığı ya da bağnazlık olmadığını anlayamıyorlar. Dinler ya da ırklar adına ayrımcılığı ve şiddeti teşvik eden sayfaların temizliği aklı başında ve dürüst kişiler tarafından yapılsaydı, gençler en azından İslamcı Facebook sayfalarının parayla verdiği kökten dinci ilanlarla karşılaşmazlardı. Fakat böyle bir muhakeme yapılamadığına şahit oluyoruz.

Kişisel dini inançları, din baskısından ayırt etmenin vakti gelmiştir. Biz Eski-Müslümanlar artık İslam dinine mensup olmak istemeyen insanlara yardım etmeye ve zor ya da ikna yoluyla İslami baskı kuran kökten dinci politik iklime meydan okumaya çalışıyoruz.

Daha iyi bir gelecek için ifade özgürlüğümüzü bize geri verin.

Saygılar,
Rayhana, Eski Müslüman

.

.

English Text:

An Ex-Muslim’s Open Letter to Mark Zuckerberg: On Free Speech, Islamism, and Political Correctness

Dear Mark,
A Muslim is a person who follows the religion of Islam, takes the Quran as the perfect word of God (Allah) and follows the lifestyle of Muhammad as an ideal lifestyle. An Ex-Muslim is a person who is just the opposite, that is, a person who no longer follows Islam and completely disaffiliates themselves from following the Quran and teachings of Muhammad. An Ex-Muslim do not leave Islam because they want to hate Muslims, but because they no longer believe in the Islamic doctrines, many of which, like every other religions, are not based on objective reality and thus cannot be distinguished from fiction.

It should be no surprise to you that Islam is the hardest religion to leave in this world right now given its blasphemy law rooted in the Quran that punishes anyone who questions Islam with death penalty. It should be no surprise to you that many Islam-dominated countries practice blasphemy laws which makes an individual’s personal choice to leave Islam, as they no longer believe in its various metaphysical and divisive claims, seen as anti-Islamic and punishable by death. While in the West, the same criticism is deemed as criticism of Muslims in the name of “Islamophobia” meme and it takes them little time before they are prosecuted as committing hate-crime just because speaking against practices such as the passive intimidation to force hijab on women, forced marriage, etc is seen as hatred against Muslims in the name of pluralism, multiculturalism, “safe space” and what not . Many of us are banned from hiring venues to host events, or give talk at universities because criticizing the idea of taking sex slaves, killing non-Muslims, punishing pre-marital sex with torture, banning alcohol, stoning homosexuals justified by Islamic beliefs is deliberately seen as hatred against the Muslim community. If you criticize any chapter of the Bible that calls for stoning gays, you will be deemed a brave liberal. If you criticize any chapter of the Quran that calls for stoning gays, you will be instantly called an ‘Islamphobe’, have at least one complaint filed with the police as hate-crime, lose some 20% of your Facebook market share and will never get approval from university student societies to speak at a seminar. We have all been through this, just for telling the world the simple fact that nothing in this Universe is perfect, including Islam, Quran and prophet Muhammad.

Social media platforms such as Facebook has been an important part of our activism as it connects us with ordinary people around the world. Needless to say Facebook has transformed the culture of communication. For us, this empowered our liberty to question and share ideas with the global community freely – a core universal human right that’s always been missing in Islam. It also helped us reach out to many Ex-Muslims, Muslim communities and supporters who share common values of free speech, honest criticism of ideas, mutual respect regardless of our background that has created a space to talk about the reformation that Islam needs badly at this point in time. We have reached to thousands of Ex-Muslims around the world and have heard heart-breaking stories of their everyday experience. We have also been targeted by anti-Muslim right wing political parties who generalize, dehumanize and blame the Muslim community as a whole for the atrocities caused by fraction of Islamic extremists; and we are also regularly targeted by the far left liberal ones who pander to Islamism and paint us as anti-Muslim bigots in an attempt to silence any criticism of Islam by calling it anti-Muslim hatred and in the process blocking any hopeful path to have some serious reformation in Islam. We are talking about the kind of reformation that will not see another heart-breaking mayhem as the Paris Attack, or the unjust torture of young people like Ali Al-Nimr and Raif Badawi in Saudia Arabia just because they challenge the status quo. Some of the Ex-Muslims, like Maryam Namazie, have risked and dedicated their entire life fighting for free speech, women’s rights, and equality for millions of people in her country Iran and for the Arab world as a whole. Ex-Muslims like Maryam Namazie are a force of nature who gives our global society the shape of secularism, free speech and equal human rights upon which organizations like Facebook thrives because the sense of community and a progressive social evolution from the free exchange of ideas and opinion is what social media and this world as a whole is about. Maryam Namazie, who leads the Council of Ex-Muslims Britain (CEMB), throughout her activism to promote human rights of the most vulnerable and prosecuted minorities in the Arab World – the Ex-Muslims, has always maintained a strong awareness that ideas are not people. Criticism of ideas are not the same as the criticism of people who carry those ideas. Here are some examples:

Criticizing Leviticus 24:16 where it calls for killing non-believes in the Jewish Torah is not anti-Semitism.
Criticizing verses 2:191-193 in the Quran that also calls for killing non-believers is not anti-Muslim
Just because you hate KKK doesn’t mean you hate all Christians
Just because you don’t like Manchester United, doesn’t mean you hate fans of Manchester United
You don’t like Facebook, that doesn’t mean you hate Facebook employees.
Some people find maths hard. They stop going to math classes after college. That doesn’t mean they hate mathematicians.
Some people find Islam hard. They stop following Islam. That doesn’t mean they hate Muslims.

Ideologies, ideas, hobbies are not people. They should be questioned and criticized, especially if it is a sacred perfect book such as the Quran that says taking women as sex slaves on one page, and respecting them on another… that says killing homosexuals, apostates and non-believers on one page, and saying every life is sacred on another. The world is not a “safe space”, and imposing the idea of “safe space” on social media such as Facebook with community rules that are incompatible to distinguish criticism of ideas from the criticism of people are in no way in line with Facebook’s core value of offering an open and equal platform to practice free speech worldwide. We are not asking for you to scrap rules that controls the spread of hateful, abusive and threatening messages because such rules so far have failed. While Facebook staffs have repeatedly have taken down atheist groups and atheist blogger’s accounts because they violate community guidelines often seen as “Islamophobic” or “hate speech” against the Muslim community, when pages titled “Death to Israel” are reported, your staffs tell us that such pages “does not violate” your community standards. Irregardless of the fact that Islamist fan pages on Facebook many of whom tends to promote values that contradicts that of Facebook and basic humanity are one of the most highly subscribed ones with millions of members often as a result of the advertisement subscription that earns you significant revenue, perhaps it is time for you to have a reality check and find out if Islamism has proliferated within your organization too. It would not be surprising.

Three days ago, Maryam Namazie posted a video on her facebook account. The content of the video (attached here) introduced the ‪#‎ExMuslimBecause‬ campaign on social media. Maryam explained that this campaign is about Ex-Muslims around the world to share their experience of leaving Islam, mainly on Twitter and Facebook. She EMPHASIZED that it is not about anti-Muslim bigotry, but about defending the basic human rights of free speech and freedom to choose & live without being punished or killed by theocratic regimes.

Right after the video was published, it was targeted by many viewers who reported the video to your Facebook staff. Maryam’s video was removed and she is now banned for 3 days. Nothing embodies the scandal of political correctness than you investing a global announcement to promote free speech without political censorship and your staff deleting Maryam’s video contradicting the exact core value that you promote through Facebook. There are thousands of pages and groups on Facebook that promote hatred, violence and segregation of every shade and often reporting them to protect vulnerable readers is a waste of time because your staffs think being homophobic, anti-semitic, mysogynistic at times on animal hunting groups, Islamist pages, fashion pages etc. do not violate your Community Standards. Yet, your staff, out of millions of reported contents, manages to delete a video that talks about defending basic right to free speech and individual choice in the face of an intolerant religion that wants to kill people for apostasy, and completely fails to hear in the video that this has nothing to do with anti-Muslim bigotry. Had your policies to cleanse Facebook off the contents that promotes segregation, violence and discrimination in the name of religion or race been implemented with a more honest and sane network of staffs, it could at least save thousands of young people exposed to radical Islam through the sponsored posts of Islamist facebook pages but your staffs cannot determine whether subtle non-violent extremism in the context of Islamism with beautiful graphics violate your community standard any more than mistaking straight honest video promoting human rights as being offensive.

It really is time to distinguish personal religious beliefs from the political agenda of imposing religion on people. We Ex-Muslims are working to help people who no longer wish to affiliate with Islam and wants challenge a geopolitical obsession to impose Islam by violent and non-violent extremism.

You can contribute to a better future by letting us have our free speech.

Regards,
Rayhana, an Ex-Muslim.

 

 

Kişisel Bir Disiplin Olarak Seyir Deneyimi: İzlek Okuması

Günün yorgunluğunu atmak, kafayı dağıtmak, eğlenmek, gülmek, kaliteli zaman geçirmek, başka bir yöne bakmak için bir şeyler izlemek çok zevklidir. Dahası da var. Biraz vakit ayırıp izlediklerimiz üstünde düşünürsek, bilmediğimiz soruların yanıtlarını verecek bir deneyim olur seyretmek. Ben bu yazıda seyir deneyiminin bu işlevi üzerinde duracağım.

Murray Smith 2009 yılında sinema çalışmalarının en genç profesörü ünvanıyla, benim de aralarında olduğum doktora öğrencilerine faydası olacak eleştiriler getirmek üzere, St Andrews Üniversitesi’ndeki Film Çalışmaları Merkezi’ne davet edildi. Sanırım biraz da öğrencilerin yarısından çoğunun şevkle Deleuze okuduğunu görüp çok canı sıkıldığından olsa gerek, sunulan tezlerle ilgili hiç konuşmadı, onun yerine bize ‘sinema öldü, sinema çalışmaları da öldü, metin analizi ve teori dönemi çoktan kapandı, kesinlikle Deleuze okumayın, filmleri de artık analiz etmeyin, bırakın bu işleri’ dedi. Abartıyorumdur sanılmasın, aksine sadeleştirerek aktarıyorum sözlerini. Konuşması benin tahminimden başarılıymış, zira takip eden birkaç yıl içinde o salonda bulunan öğrencilerden üçte biri bu ölüler diyarından ayrıldılar. Fakat Smith bir çıkış yolu bulamamış olsa gerek, sinema çalışmalarına halen Kent Üniversitesi’nde devam ediyor. Birkaçımız o gün kendisine de söylemiştik, burada tekrar etmek istiyorum; ne sinema öldü, ne de okumalarımız bitti. İşler elbette hiç kimsenin çocukluğundaki gibi gitmiyor. Fakat sinema canına can katarak şekil değiştiriyor (değişen film tüketimi kültürü – Janovich, Faire, Stubbings: 2003; dijital çağda seyir deneyimi – Gautreault, Marion: 2015) ve biz daha yeni konuşmaya başladık.

Başlıkta ‘izlek,’ ‘kişisel,’ ‘disiplin’ gibi kelimeler kullanma sebebim de seyir deneyimindeki bu değişiklikler. Film yerine izlek demeyi tercih ettim. Çünkü yazacaklarım, farklı ortamlarda (yani sinema, sahne, TV, bilgisayar ve telefon türü dijital ekranlar, mekân yerleştirmeleri ya da bir kent/köy meydanı gibi her nevi çerçevede) oturup izlediğimiz gösteri, etkinlik ve eserlerin (konusuz ve kurgusuz sayılanlar dahil) tümü için geçerli. Bu yüzden izini sürdüğümüz her tür şeyi kapsayacak biçimde hem ‘keçi yolu’ hem de ‘bir eserde işlenen konunun ana yönelimi’ (TDK) manalarına gelen izlek kelimesini kullanmayı daha doğru buldum.

Burada sözünü ettiğim türde izlek okumalarından doğan tartışmalar, politik bir tezahür olarak farklı dönemlerde çeşitli araştırma bölümlerinin, yani ‘disiplinlerin’, kurulmasına sebep olmuştur. 70’lerde birkaç yayın etrafında feminist bir öfkeyle çoğalıp büyüyen Sinema Çalışmalarına benzer biçimde Kültürel Çalışmalar, Kadın Çalışmaları ve Kuir Çalışmaları gibi bölüm ve disiplinler bu tür tartışma alanları üzerine inşa edilmiştir. Bu inşa, hem alanın devamını sağlamaya çalışan bir el hem de aynı zamanda onu sınırlayan, yaşama zevkinden mahrum eden bir tokattır. Hatta yukarıda verdiğim örnekte gördüğümüz gibi, bir genç, profesör olur olmaz rahatça – bilerek ya da bilmeyerek – ‘ben öldüm, siz kendinizi kurtarın’ diyebilmektedir. Dört duvar arasına hapsedilen tartışmaların ateşi doğal olarak ilk günkü gibi delidolu yanmaz çünkü artık adresi bellidir, sözü dinlenmektedir, çok bağırmasına gerek kalmamıştır. Bütün bu bölümlerin ilk parlaklığını ve çekiciliğini koruyamamalarında, bu şekilde evcilleşmelerinin payı büyüktür. Bir anlamda yangın söndürülmüştür. Fakat bu meşrulaşmayı kötü haber olarak algılamak hatalı olur. Sesini duyuran ve kabul gören öfke elbette sakinleyip başka bir hedefe yönelir. Ayrıca tartışmaların bu bölümlerle ya da akademiyle kısıtlı olduğunu düşünmek de aynı derece hatalıdır. İşlevi, yapısı ve biçimi çok farklı bir ateşin sokaklarda, mutfaklarda, kahve molalarında, sosyal medyanın tartışma ortamlarında yani insanların muhabbet ettiği her yerde yanmaya devam ettiğinden ve gerekirse onlarca bölüm daha açtıracağından kimsenin şüphesi olmasın.

Tam bu noktada, olumsuz çağrışımlarını da göze alarak seçtiğim ‘disiplin’ kelimesi üzerinde biraz durmak istiyorum. Başlıkta kullandığım anlamıyla disiplin, kendine has kuralları olan bir çalışma alanına, dolayısıyla kafamızı belli kurallar içinde ve alışık olmadığımız bir biçimde çalıştıracak ve böylece düşünme kabiliyetimizi ve anlayışımızı geliştirecek bir öğretiye işaret ediyor. Fakat kelimenin hatırlattığı şeyler bununla sınırlı değil: Disiplinin düzeltmek, düzene sokmak, kontrol etmek, arındırmak, cezalandırmak, hatta budamak ve aynılaştırmak gibi giderek daha büyük bir kabusa dönüşen sevimsiz çağrışımları da var. Üstelik bu çağrışımlar sadece bir kelimenin farklı anlamlarını karıştırmaktan ileri gelmez. Çünkü belli bir çerçeve içinde öğrenilenler, bizim eskiden doğru olduğunu düşündüğümüz (ya da körü körüne doğruluğuna inandığımız) bazı yargı, inanç ve düşüncelerin yanlış, aptalca ya da düpedüz kötülük olduğunu kabul etmemizi ve ister istemez değişmemizi gerektirecektir. Bu da oldukça zorlu bir iştir. Bu yüzden ‘disiplin’ aynı zamanda hep bir parça tekinsiz ve ürkütücüdür. Belki de sırf bu yüzden birisi size ısrarla ‘Deleuze okumayın, filmleri analiz etmeyin, o kadar çok da düşünmeyin’ diyebilir. Aynı sebeple bazı filmler dakikalarca ağlatır, bazıları gecelerce uyutmaz. Çünkü bir izlek aynı anda bizi rahatsız edecek kadar kişisel, toplumsal ve politik olabilir.

Şimdi bu politik boyuttan söz etmek istiyorum. Bir şeyi nasıl anlatmayı / göstermeyi seçtiğimiz aynı zamanda politik bir karar olduğuna göre, bizim bu kararı bilinçsizce veriyor olamız durumu değiştirmez, bunun incelenmesi ve tartışılması da elbette politik bir potansiyel taşır. Bu tartışmalar kimi zaman toplumsal bir temsilin irdelenmesiyle tetikleneceği gibi kimi zaman çok özel ve kişisel bir hikâyenin içinden çıkabilir. Bu alanda üreten ve çalışan kişi bir yandan kaçınılmaz olarak kendi görüş, dinleyiş ve kavrayışını sorgular; görmek, izlemek, duymak, dinlemek, anlamak, anlatmak gibi sıradan görünen, gündelik sayılan işleri bir anlamda kısmen de olsa yeniden öğrenmek durumunda kalır. Çerçevede kopan fırtınalar içimizde olup bitenlerden; içimizdekiler de etrafımızdakilerden bağımsız değildir. Filmleri tekrar tekrar izleme alışkanlığı olanlar bilir, zaman geçtikçe hikâyelerin – ve dolayısıyla kendi hikâyemizin – daha önce göremediğimiz katmanları açığa çıkar. Bizi vaktiyle hüngür hüngür ağlatan bir olaya gün gelir uzun uzun gülmeyi beceririz. Yardım çoğunlukla hiç beklenmedik kaynaklardan gelir. Sıradan bireyin gündelik hayatına mercek tutan bir anlatı kitlelerin ortak bir derdini eşeleyebilir, karaktelerin yüzünü seçemediğimiz bir savaş sahnesinde olanlar çok kişisel bir yaramıza dokunabilir. Vaktiyle onlarca çevrimini izlediğimiz ya da çok defalar baştan izlediğimiz bir film bize daha önce hiç aklımıza gelmeyen bir şey söyleyebilir. Benzer biçimde, yanyana gelişlerine mana vermekte zorlandığımız bir takım ses ve görüntülerden zevk alabilir, bazense çerçevedeki buhranlara cesurca bakarak, içimizdeki sıkıntıyla yüzleşebiliriz. İnsan başkasının derdini dinlerken ya da başkasına dert anlatırken deva bulabilir. Çünkü kimi zaman sadece tek bir kişinin anladığını ya da dinlediğini bilmek bile yeterlidir.

masumiyet-filmi-zeki-demirkubuz
Masumiyet

İzlemenin kaçınılmaz yan tesiri olarak bu tür değişimlerden fazla söz edilmese de sesini duyurmanın, kendini ifade edebilmenin sağaltım gücünden hep söz edilmiştir. 1998 senesinde Zeki Demirkubuz İstanbul’da benim de bulunduğum bir salonda Masumiyet filminin gösteriminden önce sahneye davet edilmiş ve ısrarlar üzerine çok kısa bir konuşma yapmıştı. Film hakkında konuşup izleme zevkimizi kaçırmak istemediğini söyleyerek başladı konuşmasına. Bilmemizi istediği tek şey şuydu: ‘İçimde çok büyük bir öfke vardı. Bu filmi yapınca geçti.’ Son zamanlarda sanat-terapisi adıyla anılan bu olay bildiğimiz gibi çok tanıdık, çok eskidir. Üretmek sağaltır. Bu durumun belli bir yerle, kültürle ya da bir öfke türüyle sınırlı olmadığını da artık çok iyi biliyoruz. Yvonne Leffler’in çıtır-edebiyatı olarak dilimize geçen chick-lit türünü İsveç örneğinden yola çıkarak bir öz-sağaltım reçetesi olarak incelediği makalesi tam olarak Demirkubuz’un söz ettiği türde, ifade etmeyi ve duyulmayı becerince geçip giden öfkeyle ilgilidir (Leffler: 2014). Bunun üretenle sınırlı kalmadığı da artık bir sır değil. Alice Wexler sanat eğitimi, sanat üretimi, sanat eleştirisi ve sanat terapisi arasındaki sınırların ne kadar ince olduğunu engelliler ve suçlular gibi toplumca görmezden gelinen gruplarla yaptığı çalışmalarla gözönüne serer (Wexler: 2012). Bu noktada Victor F. Perkins’le film eleştirisine geri dönersek, ‘her yerde olduğu gibi burada da ne bulduğumuz üç aşağı beş yukarı ne aradığımızla ilgilidir.’ (1972: 187)

Güçlü duygular uyandıran bir izleğin okunması, yani analiz edilmesi aslında bir yandan insanın kendi kendini analiz etmesi, anlaması ve tanımasıdır. Seyirci bir filme, karakterine, bir resme ya da bir dansa hayran kalabilir ya da ondan nefret edebilir. Bu duyguların hiçbir basit açıklaması yoktur. İzlemeye tahammül edemediğimiz bir durum bize kendimizi, içinde bulunduğumuz bir cendereyi ya da bir yakınımızın deva olamadığımız bir derdini hatırlatıyor olabilir. Seyirciyle izleği arasında sadece kendisinin çözebileceği oldukça karmaşık bir ilişki vardır. Bir film izlerken düşündüklerimiz bize kendi hayatımızda deneyimleyip anlamlandıramadığımız bazı durumları izah etme veya asla başımıza gelmeyeceğine inandığımız herhangi bir olayın bizi nasıl değiştireceğini görme fırsatı verir. Bu fırsat film okumalarının bence en politik yanı olan fakat fazla üstünde durulmayan bir işlevini ortaya çıkarır. Özçekimden ilhamla belki özanaliz ya da özokuma adını verebileceğimiz bu işlev, niyet edilmiş bir kişisel gelişim çabası gibi değil de başımıza gelen bir yan tesir gibi düşünülmelidir. Kendini tanımak ve anlamak, gelişen görüş ve dinleyiş biçiminin doğal bir sonucu, hatta deyim yerindeyse bir arızası olarak meydana çıkar. Bulduklarımızla ne yapacağımız her zamanki gibi bize kalır. Yani bu analizler kendiliğinden bizi daha iyi, daha başarılı, daha sağlıklı, daha akıllı ya da daha ahlâklı yapmaz. Sadece kendimizi daha nesnel bir gözle ve daha yakından görmemize imkân sağlar. Bu imkânı kaçırmamak da ancak belli bir disiplin içinde konuyu takip etmekle mümkündür. Bu anlamda izlek okuması, belli bir disiplin içinde kişinin kendisiyle dürüstçe ve samimiyetle muhabbet etmesi olarak düşünülebilir. Konuyu aynı zamanda disiplin kelimesini tatlıya bağlamak için hoşa gideceğini düşündüğüm bir örnekle kapatmak istiyorum.

GOT_DanyDory_1
Taht Oyunları

Taht Oyunları’nın (A Game of Thrones, David Benioff ve D.B. Weiss, 2011) ilk sezonunun ikinci bölümünde (The Kingsroad) Targaryenler’den Daenerys (Emilia Clarke), Dothrakiler’in lideri Drogo’yla (Jason Momoa) evlidir. Gerdek gecesi kadına hiç zevk vermediği gibi, fiziksel ve duygusal acılarla dolu bir tecrübe olur. Drogo bu sahnede yarı hayvan gibi gösterilir. Kadınla konuşmaya, anlaşmaya, işi samimiyete dökmeye hiç niyetli görünmez. Daenerys, kocasının hep birlikte düpedüz hatalı bulduğumuz tavırlarını işaret etmeye, onu düzeltmeye yeltenmez bile. Sorunun kendi hakimiyetinde olan yegâne parçasına çevirir yüzünü: Kendisi ve sorun hakkındaki bilgisi. Şans eseri yanında tecrübeli bir hayat kadını olan Doreah (Roxanne McKee) vardır. Doreah kadına yabancısı olduğu bir kültür ve kuralları hakkında teorik bilgiler de içeren, uygulamalı bir ders verir. Daenerys önce korkar, Drogo’nun bundan memnun kalmayacağına inandırmıştır kendini. Ama öğretmeni onu ikna etmekte zorlanmaz: ‘Emrine itaat edecek bir köle isteseydi, seni seçmezdi.’ Bunun üzerine kadın Drogo’yu neyin memun edeceğini değil de, kendisinin kim olduğunu ve ne istediğini düşünür. Ertesi gece Daenerys yatakta bambaşka bir kadındır, kendini çok daha iyi tanır. Bilgiyle birlikte yatağın hakimiyeti de ona geçer. Yepyeni bir açıdan yaklaştığı sorunun tamamen kaybolduğunu görür. Drogo önce durumu biraz yadırgasa da, herkes için iyi olan bu yeniliğe çabucak alışır. ‘Bu numaraları nereden öğrendin, şıllık’ demez, kadına bir tokat aşketmez. Bu sahnede bekâret ve saflık üzerine kurulu, norm sayılan değerler silkelenir. Takibedenler hatırlayacaktır, zamanında dizinin üstünde çok konuşulan sahnelerinden biri olmuştu. Bu sahneyi izlerken ne kadar zorlandığımız, ne kadar zevk aldığımız, üzerinden vakit geçince olayları nasıl hatırladığımız (çünkü hatırlayamadığımız yerleri hayallerimizle ya da endişelerimizle dolduruyoruz) sadece Taht Oyunları hakkında değil, aynı zamanda bizim de hakkımızdadır.

Bir sahnenin unuttuğumuz detaylarını nasıl doldurduğumuz, bütün detaylarına hakim olduğumuz bir olayı nasıl açıklamayı seçtiğimiz konusunda da fikir verir. Bunları görüp anlamaya çalıştıkça kendimizle ve etrafla daha sağlıklı bir iletişim ihtimaline bir adım yaklaşırız. Belli bir disiplin içinde dinlemeyi, izlemeyi öğrendikçe, birilerini, olayları, kavramları anlamayı dener, dolayısıyla kendimizi de daha iyi anlar ve ister istemez değişiriz. Daenerys de derste sadece sevişmeyi öğrenmez, tecrübesi onu değiştirmiştir. Seçtiğim örnekte öne çıkana benzer bir disiplin anlayışı Vietnamlı Zen rahibi Thich Nhat Hanh’ın yazılarında da karşımıza çıkar. Hanh Nasıl Sevmeli (How to love) adlı eserinde aslında Doreah’ın dersinde işlediği konuyu işler. Henüz dilimize çevrilmemiş olan bu kitabın en sık alıntılanmış cümlesi Taht Oyunları’nın ikinci bölümünde olanlara başka bir noktadan bakar: ‘Nasıl sevileceğini bilmeden sevmek, sevdiğimizi yaralar.’ (To love without knowing how to love, wounds the person we love.) Bu kural kendimize olan sevgimiz için de geçerlidir. İzlek okumak bize arada sırada kendimizi de sakince izleme ve anlama şansı verir, kullanmayı tercih edersek.

Kaynaklar

Gaudreault, André; Marion, Philippe. (2015) The End of Cinema?: A Medium in Crisis in the Digital Age Çeviri: Timothy Barnard, Columbia UP

Jancovich, Mark; Faire Lucy; Stubbings, Sarah. (2003) The place of the Audience: Cultural Geographies of Film Consumption BFI Yayınları

Leffler, Yvonne. (2014) ‘Chick-lit as healing and self-help manual’; Culture, Health, and Religion at the Millennium: Sweden Unparadised Derleyenler: Marie Demker, Yvonne Leffler, Ola Sigurdson, Palgrave Macmillan

Perkins, VF. (1972) Understanding and Judging Movies Penguin Books

Wexler, Alice. (2012) Art Education Beyond the Classroom Palgrave Macmillan

Taner Akçam: Kurdish freedom does not guarantee justice for Armenians or Syrian-Orthodox

In January 2014, KCK* co-chairman Bese Hozat claimed that in Turkey there were inimical governing bodies besides the official Turkish government. Among these enemies, she pointed at ‘nationalist Armenian and Greek pressure groups’ along side Fetullah Gülen’s cult and Israeli pressure groups. Turkish version of her inteview could be found in the following page:

http://t24.com.tr/haber/kck-ermeni-ve-rum-lobileri-paralel-birer-devlettir,247918

page_kck-ermeni-ve-rum-lobileri-paralel-birer-devlettir_859123613
Bese Hozat

Hozat’s claim started a dispute. Following that dispute, historian Taner Akçam was interviewed by Ferda Balancar of Agos. Turkish version of this interview, first updated in 23.01.2014, can be found in the following link in Agos Newspaper (An Armenian newspaper based in İstanbul):

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6383/kurtlerin-ozgurlugu-ermeniler-ve-suryaniler-icin-adaletin-garantisi-degildir

In this interview Akçam and Balancar discusses Kurdish politics and Armenian Issue in connection with Hozat’s claims. Akçam, as a historian who has observed Abdullah Öcalan and PKK** since the 70s, also comments on the changes in Kurdish politics.

I have translated this interview upon request of an academic study group. I am not a professional translator and English is my second language. I do apologise for all my mistakes in advance. If you happen to notice any (a part that is not clear, a better way of saying, a simple grammatical error, etc), and let me know, I’d be grateful and happy to correct them. I hope it proves useful and helpful for others as well.

contact: serazer(at)gmail.com

Serazer Pekerman

*KCK (Koma Civakên Kurdistan – Group of Communities in Kurdistan)
**PKK Partiya Karkerên Kurdistani – Kurdistan Workers’ Party


Kurdish freedom does not guarantee justice for Armenians or Syrian-Orthodox

berge_final_taner_akcam_550_1407
Taner Akçam

Does this declaration make Bese Hozat unique among PKK governors? Or, does it show us a typical view of political culture in PKK/KCK?

We have to be very careful with ‘political cultures’ in Stalinist structures like PKK. I am not sure if Bese Hozat and Rıza Altun knows what they are talking about. I guess they simply repeat whatever they hear from Leader Apo (Öcalan), ‘because there must be some wisdom in it.’ We can claim that repeating him is gradually becoming a political culture. But tomorrow, Leader Apo might say that he hasn’t meant that. Then, Hozat and Altun will correct their stance according to their leader’s explanations. However, I think this view is totally new for PKK. Not only PKK, it is altogether foreign to Kurdish political movements in general. It seems as though there is Turkish government behind it. I believe the government have Öcalan say this.

Why should the government have him say this?

In recent years, it is known that AKP (Justice and Development Party) and PKK seek a strategic partnership that is united in Sunni Islam. Thus, Öcalan might be asked to say such things and he might not have any objection to this. As 2015 approaches, he means to say ‘I am not going to give you a hard time over the genocide issues, on the contrary I am with you.’ That’s what it is. I believe this view is a by-product of AKP-PKK’s strategic partnership. We are now facing a totally foreign view. It is highly strange because PKK itself has been a similar pressure group in Europe after the 80s and as well as PKK, BDP (The Peace and Democracy Party – Partiya Aştî û Demokrasiyê) has recently been a similar pressure group in the USA. I certainly know that BDP took Armenian organisations as an example.

What do you think about Öcalan’s approach to Armenian Issue?

Armenian Issue is not very important for Öcalan, just a minor detail. Consequently, he will take a stance that is practical and convenient for his own movement. In this respect, his attitude has similarities with Mustafa Kemal’s in 1915. Mustafa Kemal was calculating his moves in connection with National Oath. Öcalan does that, too. Öcalan wants to take the Kurdish region under his leadership and PKK’s control. Armenian Issue is only an extraneous part in this big picture. His attitude might change according to his needs. However, I’d like to add that before Öcalan reached Syria, PKK had established some connections and started communications with ASALA for a possible partnership. Öcalan did not like this at all, severed all the connections immediately. From his perspective this was wrong and ‘childish,’ he told me that.

It’s claimed that such enmity is caused by the collaboration between AKP and PKK (and Kurdish politics) for the sake of the Solution Process (Turkish-Kurdish Peace Process). How would you comment on this?

Solution Process shouldn’t be about ‘saying nice things to save appearances.’ Nobody forces PKK to do this. It’s their choice. They could have been lead far more democratically. However, I think that their structure does not allow democratic inclinations. There is a cultural resemblance between Turks hanging on to what their leader Tayyip Erdoğan says and Kurds hanging on to Öcalan’s every word. From a political perspective both groups are limited with what their leader approves of. This is very unhealthy for democracy.

From time to time people talk about a certain ‘Kurdish Kemalism.’ What do you think about this description?

No doubt, PKK is the Kurdish version of the CUP (The Committee of Union and Progress – İttihat ve Terakki Cemiyeti) and in that sense, they surely represent Kurdish Kemalism. So, I don’t believe there is anything wrong with saying that. Öcalan looks up to Mustafa Kemal. However, PKK is not as progressive as the CUP. The CUP was a coalition, they didn’t have a leader as such. The CUP had armed men and they were killing whoever they think is their enemy. But this was limited to very small numbers. On the other hand, PKK has killed a disturbingly large number of people from Kurdish and Turkish left and their own. We need to talk about this frightening political culture. People, even self-proclaimed leftist and socialists, cannot and are afraid to talk about this fact. There are many things to be said about a comparison between Mustafa Kemal and Öcalan. I’d like to underline one of the greatest differences though; Mustafa Kemal, since the beginning, has given utmost importance to legitimise his power and establish a parliament despite all its inadequacies. Öcalan has never tolerated any other voice than his. To see this, we need to look at the Kurdish Parliament experiment in the 90s. The violent and oppressive atmosphere in Kurdistan might have a role in this, but, I believe Markists-Leninist (Stalinist) thought has an influence, too.

How does Kurdish role in Armenian Genocide effect the discussions in general?

I wish we could discuss ‘Kurdish role in genocide’ somewhere else than this frame. This can be seen as a confirmation of Kurdish role in genocide. I don’t find this connection healthy. I must admit, compared to Turkish majority, PKK as a political group and Kurdish society in general are far more constructive in discussions of genocide. Some BDP municipalities did some respectable work on the subject. Moreover, PKK is not the only structure we need to address concerning these issues. There are big religious bodies such as AKP and Hezbollah. Kurdish role in 1915 needs to be discussed in a wider frame including all these other organisations.

Mustafa Karasu, a prominent name from KCK, made an explanation after Hozat. What do you think about his explanation?

I’d like to underline three elements about this. Firstly, at this point KCK had to issue an official declaration on the matter. Secondly, it appeared that Karasu perceives everyone who criticised Hozat as an enemy of ‘PKK and Kurds.’ PKK and KCK need to learn to take criticism, but, I have no hope. Thirdly, Christian groups’ pursuit of justice has been handled as a sub context of Kurdish pursuit of freedom. In summary, what is said is if Kurds gain freedom, Christians’ problem will be solved! However, their problems with respect to freedom and justice are different. Even if Kurds become free the way they have been expecting, this does not guarantee justice for Armenians or Syrian-Orthodox. For example free countries like Canada, Australia and the USA still struggle with justice issues concerning their indigenous peoples. Freedom does not guarantee justice, it can only be a ticket to a possible solution. Briefly, Karasu’s explanation brought more questions to mind, instead of explaining one.

Kurds’ confrontation will be with Syrian-Orthodox

If Kurds become autonomous or independent, how do you think they will confront with Armenian Issue and the past?

I believe that every right step in Kurdish problem will bring us closer to a solution in Armenian problem as well. These two problems stem from the same root: They are not accepted as who they are and both are perceived as threats because of their differences. Armenian problems in Ottoman Empire and Kurdish problems in Turkey have generated from this mentality. Consequently, any change in Kurdish situation is a sign of a changing mentality and surely, this will be a step forward for Armenians as well. In addition to this, it is possible to claim that Kurds are far more open to understanding Armenians’ problems because their rights have been violated throughout the history of Turkish Republic. There are examples to prove this understanding. I believe Armenian Issue is not a practical problem for Kurds. Today, there is no Armenian population in Kurdish regions. In today’s Turkey, Armenian Issue should be handled by the government, around recognising the genocide and compensating it. It is more of a ‘Turkish’ problem. Because of this, it is highly unlikely that there will be problems with Armenians in Kurdish regions of Turkey and Barzani’s region similar to the problems with Assyrians. That is, Kurdish political groups’ have comfortable circumstances to deal with Armenian Issue. Their major confrontation will be with Syrian-Orthodox. Because firstly, the Syrian-Orthodox genocide is undeniably ‘Kurdish made’ and secondly, today Syrian-Orthodox land is occupied by some people among whom there are people from BDP. Consequently, Kurds’ important confrontation will be with Syrian-Orthodox…

Kurdish intellectuals often say that ‘Kurds did not have willpower in 1915.’ What do you think about this argument?

I hope that Kurdish intellectuals will abandon these theses as these matters are discussed more often. ‘We have been used’ is an inconsistent argument for a number of reasons. Anyone who knows a bit of history knows that this is not true, especially for 1894-96 massacres. We also know that, primarily in Abdülhamit era, it is the local Kurdish groups who pushed the central governing bodies towards such politics. Even in Treaty of Berlin (1878), Armenian Issue is not described as between Ottoman Government and Armenians; it is between Kurds, Circassians and Armenians. And, powerful governments asked Ottoman government to protect Armenians from Kurdish attacks. In addition to that, for example during the era of the CUP, the progressive centre of the CUP wanted to solve the land ownership problem – that is the biggest part of Armenian Issue – however, everybody knows that it couldn’t be solved because of Kurdish feudal structure. Likewise, Syrian-Orthodox genocide is forced mostly by Kurds. The CUP didn’t even had an agenda as such. At least not that I know of. However, they willingly followed Kurds’ wishes. That is, if Kurds wanted, most Syrian-Orthodox could have survived.

If you ask me let’s leave that ‘who used who’ arguments to Kurdish and Turkish nationalists. We need to take a stance that does not discriminate among the Muslim groups who partook in the massacres. Because, at the time, Turks, Kurds and Circassians were united in their Muslim identity. Central decision makers had specific preferences when it came to ethnic backgrounds; their politics were shaped by the needs of a Turkish nationality that could not differentiate itself from their Islamic identity. The problems were caused not because of different ethnic roots but because of different religions. There is another reason why ‘We have been used’ does not make sense. The same people who claim that they have been used, also claims that ‘they were a structural component of the republic.’ When they think something is nice, they take responsibility for and they are proud of it. But, when they don’t like what happened they say that they ‘have been used.’ This is not consistent. Kurdish component should take responsibility in both processes. It is as simple as that.

Unless KCK makes an official declaration, a new culture is born

What do you think about Bese Hozat’s response to the reactions?

I have read Hozat’s explanations in Agos News. She seems to have recited some lines that have little or no meaning. She claims that there is an evil-capitalist-modernisation on one side and there are some good and beautiful peoples on another side. These peoples have no problem with each other, apparently. The problem is the capitalist-modernisation. She also says that whoever criticises her is an enemy of PKK and Kurdish people. As far as I understood, she stands by her word about Armenian and Greek pressure groups being enemies. Apparently, these groups commit ‘terrible deeds’ but this has nothing to do with Armenians. Consequently, she repeats that these pressure groups work against peace and democracy. After what Öcalan, Hozat and other governors say, if KCK isn’t going to make any other official explanation, we can say that a new culture is born. Now, we have one more group working against ‘Armenian and Greek pressure groups’ other than Turkish officials. Happy for us!


Video

Sinema ve Seyir: Türk Sineması Konferansı (2014) sunuş, açıklama ve tam metin

09.05.2014 tarihinde Hande Sakarya, bu videoyu gösterdikten sonra ‘Seyirci Kalmak’ başlıklı bildirimi okudu. Hande’nin bitirirken sunuşa ekledikleri de metnin altına eklenmiştir.

Seyirci Kalmak / Seyirci Kalmak Zorunda Bırakılmak:
Sinemamızda Kadınların Arkadaşlığı
Serazer Pekerman (Dr – Sinema Çalışmaları)

Erkek egemen sinemamız son birkaç yıl içinde kadın hikayelerine yeni bir gözle eğiliyor. Kadınlar tarafından çekilmiş filmlerin ve filmlerdeki kadınların sayısında artış olduğu gibi, kadın sorunları hak ettiği önemi ve özeni görmeye başlıyor. Bunun aslında Türkiye’nin feminist politikasında da, henüz net görünür olmasa da, bir karşılığı var. Son yirmi yıldır kendi kendiyle savaşan kadın hareketi, nihayet açılmaya, her ne yolla olursa olsun, derdini dökmeye ve tabu kabul edilmiş bir takım konulara girmeye kararlı görünüyor. Ben bu sunuşta son yıllarda yapılmış Araf (Yeşim Ustaoğlu, 2012), Şimdiki Zaman (Belmin Söylemez, 2012) ve Zerre (Erdem Tepegöz, 2012) gibi filmlerde kadın arkadaşlığına bakıyorum. Bu filmlerde zor durumda olan kadının halinden anlayan tek kişinin (annesi, kardeşi ya da arkadaşı) elinden bir şey gelmediğine üzülerek şahit oluyoruz. Bizim seyirci konumuzla da paralelliği olan bu durum, bir yandan en az esas kız kadar arkadaşıyla da özdeşleşmemizi kolaylaştırırken, bir yandan da ‘seyirci’ olarak kendi ‘çıkmazlarımızı’, ve gözümüzün önünde meydana gelen haksızlıklara seyirci kalmak zorunda kaldığımız durumları bize sorgulatıyor.

Filmlere gelince,
Kadın odaklı bu hikayelerin anlatılışı en az hikayelerin kendisi kadar ilginç. Neler dillendiriliyor, neler sadece gösteriliyor, neler gösterilmeden bırakılıyor, olaylar nasıl mekanlarda geçiyor: Her bir detay, sadece yokluklara ya da tesadüflere bağlı bile olsa bize çok şey anlatıyor. Bu hikayeleri izleyince daha evvel kimselere gösterilememiş bazı derin yaraların henüz sadece ucundan baktığımızı anlıyoruz. Bir yandan derin bir sessizlik var, Derdimizi nasıl anlatacağımızı bilmediğimizi anlıyoruz, kimse bize bunu öğretmemiş. Bununla eş zamanlı olarak fazla örneği görülmemiş bir dayanışma yerleşiyor hayatımıza: anlatamadığımız bir derde, dolayısıyla anlamadığı halde, ortak olmaya gelen dostlarımız var artık.

Araf’ta da Şimdiki Zaman’da da görüyoruz bunun ilk belirtilerini. Her iki filmde de çıkar ilişkisine dayalı olmayan kadın dostlukları var. Arada kavga dövüş de etseler, zor anlarda birbirlerinin yanında olmaya çalışan kadınlar görüyoruz bu iki filmde. Sabit kimliklere girmeden yapıyorlar bunu, yani bu basitçe olgun, görmüş-geçirmiş bir ablanın yardımı değil. Kimin kime ablalık ettiğini tam bilemiyoruz, ortada bir eşitlik var. kimseye yaranmaya, onayını almaya çalışmıyoruz, biz artık fikrimizi söylüyoruz.

Örneğin Araf’ta, tren istasyonu sahnesini hatırlayacak olursak, abla figürümüz olan Derya (Nihal Yalçın), genç kıza (Zehra, Neslihan Atagül) aşağı yukarı ‘gel gidelim, tek şansımız büyük şehir’ der. Fakat genç kız kasabasında kalmayı seçer. Netice olarak ‘olgun ablamız’ kaçmış olur, genç kızsa başına ne geleceğini bilmediği halde kalmaya cesaret eder. ‘Büyüğü çoktan canından bezdirmişler, küçüğü daha genç’ diyebiliriz tabii, ama kızın kasabada kalma kararının da haklı bir direniş olduğunu görmezden gelemeyiz. Filmin sonundaki evlilik de aslında hiç alışık olmadığımız türde bir evlilik, ben o sonu anti-feminist bulmuyorum. Bu benim doktora tezim boyunca üstünde çalıştığım konulardan biriydi: Sorun bir kutuya girmekte değil, kutuya girelim, ama dilediğimiz zaman çıkabilecek miyiz, önemli olan, sorgulanması gereken budur. Eğer biz dışarıdan korktuğumuz için kutuda kalıyorsak, orada başımıza çok daha kötü şeyler gelebilir. Fakat içerde mutlu olduğumuz için kutuda kalmayı biz seçiyorsak, yani rahatsız olduğumuzda çıkabileceksek, o zaman kutunun pozitif bir anlamı var. Kendi kararıyla giden için de kendi kararıyla kalan için de umut olduğunu anlıyoruz biz Araf’ta.

Şimdiki Zaman’da seyir durumu hiç tartışmaya gerek duyulmaksızın göz önünde. İki kız var (Mina, Sanem Öge ve Fazi, Şenay Aydın), çok farklılar, bazen birbirlerine zor tahammül ediyorlar ama aslında hayat karşısında ne kadar eşit olduklarını film boyunca görüyoruz. Eşitler, çünkü dert onları ayırmadan tepelerinden yağıyor. Belki de sırf itiştikleri için bu böyle. Hayata karşı birleşmeleri mümkün olunca, hayat da onlara karşı durmayı bırakacak belki. İkisi de elin adamlarından medet umacağına en baştan birlikte bir şeyler yapabileceklerine inanabilseler, kimbilir ne kadar farklı bir hikaye izleriz. Film zaten kendisi bu tonda bitiyor, bu iki kız için en çok birbirlerinden umut var diyor film bize.

Fakat genel olarak hikayelerin hepsi depresif, henüz hiçbirimiz için umut yok gibi. çaresizliğimizi en net biçimde Zerre’de görüyoruz. Bu filmde esas kadın Zeynep (Jale Arıkan) sürekli aynı şeyi yapıp, farklı bir sonuç almayı bekliyor ümitsizce. İlk kavgada atılacağını bile bile tekrar tekrar aynı tür işlere girmeye çalışmak zorunda. gidecek yeri yok. Farklı bir yol seçme şansı ya gerçekten yok, ya da buna inandırılmış durumda. Sonuç değişmiyor zaten. Seyirci kalmanın ne demek olduğu en bariz bu hikayede, kadının gittiği çalışma kampında görünür hale geliyor. O kamptaki yaşça büyük ve tecrübeli olan kadın (Seniha, Özay Fecht) çok önemli, bu kadını biz daha önce hiçbir filmde görmedik sanıyorum. Neden Fecht bu rolü oynuyor zaten onu düşünmeliyiz. Hatırlayalım, 40 Metrekare Almanya’da (Tevfik Başer, 1986) kocasının eve kilitlediği Turna’ydı Özay, çok fazla filmde oynamaz, sıradan roller oynamaz.

Seniha’ya dönecek olursak, Seniha Zeynep’i resmen tuzağa düşürüyor, fakat bir yandan da elinden gelen en büyük yardımı yapmış oluyor aynı anda. Seniha Zeynep’e iyilik yaptığına inanıyor ve bu iyiliğin kıymetini bilemeyen Zeynep’in sonradan başına gelen felaketlere seyirci kalıyor. ‘E sen bu işi beceremedin, ben napabilirm’ demiş oluyor Seniha kadına. Belki istemeyerek belki bilmeyerek. Zaten istese bile neyi değiştirebilir bilmiyoruz. Seniha aslında çoğunluksal düzenin ve zalimlerin kuklası. Bu düzenin mazotu Seniha. Herkes kendini bu konumda bulabilir, hiçbirimiz muaf değiliz bu tehlikeden.

Peki neden böyle?
Biraz uzaktan bakalım bu noktada. Bağımsız olan yani seçme şansı olan kadınla ataerkil düzene muhtaç olan kadını biz ilk bakışta ayırt edemeyiz. Burada sabit kimlik karşıtı, Dölözcü bir beden bilgisi gerekli bize. Dölöz ve Guattari diyorlar ki: Bir bedeni hareket halinde ve başka başka bedenlerle etkileşim halinde görmeden ne yapacağını dolayısıyla kim ya da ne olduğunu bilemeyiz. Ayrıca bu kimlik ya da nelik her farklı olayda değişebilir.

Yani biz de bilmiyoruz, kadın da bilmiyor bağımsız mı, muhtaç mı. Ancak düzenin tasvip etmediği bir olay yaşadığında ya da kendi başına aykırı bir iş yapmaya kalkıştığında bu fark ortaya çıkar. Böyle bir olay yaşanırsa, düzenin onayıyla hayatını idame ettiren kadının af dileyerek, yalan söyleyerek veya düpedüz arkadaşını satarak hayatta kalmaya çalışması gerekir. Yürüyüp gidecek yeri yok, ya da olmadığına inandırılmış. O da aynı şekilde eziliyor, ama kendisi kesinlikle azınlıksal değil çoğunluksal, bu kadın bilerek ya da bilmeyerek zalimin yanında ve bu düzenin böylece sürüp gitmesinin suçlusu da aslında ta kendisi. Ama bu dediğim ne kadar ayıp değil mi? Gariban Seniha’ya zalim diyorum kukla diyorum, halbuki onun da başka bir çaresi yok. Seniha benim doğru olduğuna inandığım şeyi yapsaydı aç kalırdı. Ezilenin haksız olduğu noktaları tartışmak bu yüzden çok zor fakat çok gerekli. Çünkü bunun tartışılmaması zalimin işine gelir, düzenini idame ettirir. Ezilenlerin hatasız kabul edilmesi tamamen çoğunluksal bir tutumdur, zalimin ekmeğine yağ sürer. çünkü kolayca en ufak hatasını ortaya çıkarıp rahat rahat ezecek. Bunun farkında olmayabiliriz, bunu anlamak sanıldığından zormuş.

Bu zorluğu gösterecek iki örnek vermek istiyorum: İlki filmlere belki o kadar çok konu olmuyor fakat bunu gündelik hayatta sürekli yaşıyoruz. Mesela zalim diyor ki ‘salona ayakkabılarınla girmişsin, seni döverim!’ Ben diyorum ki ‘vallahi girmedim billahi girmedim, n’olur dövme!’ Korkuyorum, kendimi savunmakla meşgulüm, durup düşünmüyorum, salona yanlışlıkla birisi ayakkabıyla girse dövecek yani, bu normal olabilir mi? Ben ‘vallahi girmedim’den başka bir çıkış yapmadıkça,’girseydim, dövmekte haklıydın’ demiş oluyorum istemeden. Silahı verdik eline, zalim güçleniyor. İkinci örnekte daha sinsi bir durum var. İlk bakışta kadınlar arasında kavga çıkmış gibi görünen bir durum. Oysa zalimin kendi sürekliliği için bizim aramıza soktuğu bir anlaşmazlık yüzünden kavga ediyoruz. İşte bu az önce sözünü ettiğim şekilde Zerre’de kızın gittiği çalışma kampında Seniha’yla yaşadığı durum: ‘E ben bu şekilde hayatta kalıyorum, hayatta kalmak istiyorsan sen de bunu yapacaksın’ diyor bize Seniha. tek seçeneğimiz var, çünkü bu düzene bağımlıyız.

Ataerkil düzen geliri eğitimi olmayan kendi başına ayakta duramayan kadınlar üretmek istiyor, ki canı fazla sıkılmadan onları dilediği gibi kullansın. Carcar konuşmasınlar, dikdik bakmasınlar. Düzen kendini sürdürebilmek için bunun iyi ve doğru olduğuna bizi inandırmak zorunda. Onun için de sürekli rekabet yaratıyor. düzenin kriterleriyle kendini kontrol altında tutan kadına ödül vermek, bağımsız kadını da sürekli cezalandırmak zorunda. ‘Hanım kız olsaydın bunlar başına gelmezdi’ diyor her fırsatta. Bütün felaketlerden kadını sorumlu tutmayı – daha doğrusu çoğunluksalın sıkıntılarından azınlıksalı sorumlu tutmayı bir norm gibi dayatmış kolaycı ve ezberci bir kültür. Biz kalkıp buna cevaben ‘biz çok hanımız, bizi cezalandırma’ dediğimizde istemeden de olsa, ‘bak şu kız hiç hanım değil, git onu cezalandır’ demiş oluyoruz, işin kötüsü bu dayatılanlar kadınların içine de bir norm olarak yerleşiyor, aslında yerleştiriliyor dersek daha doğru, ve ‘kadınlar da bunu istiyor’ kisvesi altına saklanan sorun görünmez oluyor.

Örneğin ülkemizde ‘kadın dilediği şekilde başörtüsü takabilecek mi?’ diye rahatça sorabiliyoruz, sormayanları ayıplayabiliyoruz. Fakat, ‘istediği zaman başörtüsünü çıkarabilecek mi?’ diye sorabilen var mı bilmiyoruz ya da belki bunu aynı şekilde önemsemiyoruz. Bunca zamandır üzerinde durduğumuz halde, bu konuya, bu sunuşta açtığım çerçeveden henüz hiç bakamamış olmamız, sorunu daha da görünür kılıyor.

‘Başörtülü bacılarımız’ diye birbirinin aynı kadınlardan oluşan bir grup yok. Melekleştirilmiş hayali bir kimlik bu. Böyle bir kimliğin kadın hareketine zarar verme ihtimali var mı acaba? Kimseye ayıp olmasın diye sormaya bile cesaret edemiyoruz.

Henüz şu soruyu etraflıca düşünmüş değiliz: Kuran’da belirtildiği gibi ‘daha güvende olmak’ amacıyla örtünmek gerekliliğini kabul ettiğimizde, gözönünde duran ve örtünmemiş kadına saldırının meşrulaştırılmasına katkıda bulunuyor olabilir miyiz acaba? Bu soruyu düşünmek bile istemeyiz çünkü dostlarımıza hatalarını söylemekten çekiniyoruz. Zaten kültürümüzde hata insanın yüzüne vurulan bir şeydir. ‘Hatamı yüzüme vurdu’ deyince, tokat yemiş gibi algılanıyor ve teşekkür etmemiz gereken en iyi dostumuza bizi düşman ediyor.

Yanınızda olamadığım için daha fazla uzatmadan, kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
‘Karen Hollinger kadın kadına arkadaşlığın dişil bir potansiyel ortaya çıkardığını ve bu sebeple ataerkil toplumlarda kadın dayanışmasının politik bir değeri olduğunu iddia eder. Arkadaşını tanımaya, anlamaya ve ona destek olmaya çalışan kadın “arkadaşının sorununu çözmeye çalışırken kendi içinde bulunduğu durumun da farkına varır” (Hollinger 1998: 9-15). Hollinger’in arkadaşlık tanımında Deleuze ve Guattarici bir oluş deneyiminin izlerini görmek mümkündür. Bu arkadaşlık sarar, anlar, değişir, değiştirir ve çoğunluksal olanın dayattıklarına başkaldırır. Edebiyatta ve sinemada genelde bu tür arkadaşlıklar sayesinde kadın tek başına cesaret edemediği bir işe kalkışır.’ (Pekerman 2013: 176) Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Hande Sakarya’nın bitirirken ekledikleri:
“Erkek şiddeti, tacizi, ataerkil baskı başörütlü-başörtüsüz, mini etekli-uzun etekli ayrımı yapmadan kadınların, bizim üzerimizde.
Egemenin elindeki sopanın hedefinde başörtülü de olabiliyor mini etekli de.
Birbirimizin derdine ortak olabilmek bu açıdan önemli.
Birbirimizin yanında olabildiğimiz sürece, “tam olarak anlayamasak da dertlerimizi”, bir sonraki adımda anlayabilir hale gelebiliriz.
Ben, önemli olanın egemen neredeyse onun karşısında olabilmek ve o noktadan direnmek olduğunu düşünüyorum”

 

Hollinger, Karen (1998) In the Company of Women: Contemporary Female Friendship Films. Minneapolis, London: University of Minnesota Press.
Pekerman, Serazer (2012) Film Dilinde Mahrem: Ulusötesi Sinemada Kadın ve Mekan Temsili. İstanbul: Metis.